Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Değer Yasası Dizisi

Kapitalizmin işleyişini ve sermayenin nasıl değerlendiğini anlamak için oldukça yararlı olabilecek bir video dizisine şu adresten hem altyazılı videolar olarak hem de metinler olarak erişilebiliyor.

Yazılım Özgürlüğü Günü Türkiye'de de Kutlanacak

Her yıl dünya genelinde Eylül ayının üçüncü Cumartesi kutlanan Yazılım Özgürlüğü Günü bu yıl ülkemizde de çeşitli etkinliklerle kutlanacak. Şu an için Ankara, Çanakkale, İstanbul ve İzmir’de kutlamaları kesinleşen etkinliklere 15 Eylül 2012 Cumartesi günü  özgür yazılım sevdalısı/meraklısı herkesi bekliyoruz.
Etkinlik ile ilgili güncel duyurular yine buradan ve diğer alanlardan yapılacaktır.

Bu etkinlik, özgür yazılımlar konusunda bilgi almaktan tutun da, kendi yaptığı çalışmaları paylaşmak isteyen veya bu konuda güncel ve aktif insanlarla tanışmak isteyen herkese açıktır.

Uluslararası web sitesi: Software Freedom Day
Kaynak: http://yazilimozgurlugugunu.org.tr/ 

Dünya Özgür Yazılım Günü Bildirgesi
Yaşamımız her gün teknoloji, akıllı cihazlar ve bunları çalıştıran yazılımlar nedeniyle her gün gelişmekte, kolaylaşmakta ve zenginleşmektedir. Yazılım, Bilişimi; Bilişim, Bilim ve Teknoloji ise insanlığı Bilgi Toplumuna götürmektedir. Bir başka deyişle, yazılım ülkelerin gelişme yarışında stratejik bir önem kazanmıştır. Biz özgür yazılım gönüllüsü birey ve kuruluşlar, tüm dünyada Eylül’de 3. cumartesiyi “Dünya Özgür Yazılım Günü” olarak kutluyoruz. Bu yıl, 15 Eylül  de Ankara, İstanbul, İzmir ve Çanakkale’de çeşitli etkinlikler yapıyoruz.
Hayatımızı ulaşımdan savunmaya, üretimden dağıtıma, eğitimden sağlığa, ticaretten kamu yönetimine, iletişimden eğlenceye   tüm boyutlarını düzenleyen akılllı cihaz ve sistemlerin önemli bir bileşeni yazılımdır. Özgür yazılımlar,   kaynak kodları herkesin incelemesine,  kullanımına ve  dağıtımına açık, kullanıcıya sınırsız özgürlük veren yazılımlardır.   Özgür  yazılımlar, ücretsiz, uyarlanabilir, sağlam, hızlı ve güvenlidir. Özgüt yazılım  dünyası, yeni bir yazılım üretme biçimi, yeni iş modelleri sunmaktadır. Tüm dünyaya yayılmış   kullanıcı ve uzmanlarca  imece yöntemi ile geliştirilen özgür yazılımları, insanlığın ortak malıdır.
Özgür yazılımlar, en küçüğünden  gömülü sistemlerden, en büyüğünden süper bilgisayarlara, ev kullanıcılarından bankalara, kamu kurumlarından üniversitelere, tüm kurum ve bireylerin rahatça kullanabileceği, gereksinimlere göre basitleştirilebilen, sağlamlaştırılabilen, güçlendirilebilen yazılımlardır. Özgür yazılımlar, her alanda çözümler sunarak, yazılım tekellerine karşı tüketiciye seçenekler sunmaktadır.  Pek çok ülke, kamu kurumlarında  özgür yazılımlarının kullanımını şimdiden benimsemiş ve bilgi toplumu stratejilerin bir parçası yapmışlardır. Ülkeler, güvenlik, tasarruf, istihdam ve rekabet avantajı için özgür yazılımları kullanmaktadır.  Dünya üzerindeki hemen her ülke kendi gereksinimlerine göre bir  Linux dağıtımı geliştirmektedir. Ülkemizde de gönüllülerce çeşitli dağıtımlar üretilmiş, ve TÜBİTAK’ın girişimi ile   Pardus hazırlanmıştır. Bir Özgür yazılım eko sistemi kurulmaya başlanmış,  yeni özgür yazılımlar ve uygulamalar geliştirilmekte, yerli özgür yazılım  firmaları kurulmaktadır.
Özgür yazılım  felsefesinin paylaşımcı yapısı  başka alanlarda yankı bulmuştur. İnsanlık açık ders malzemeleri, açık erişim, açık patentler, açık donanım gibi yaklaşımlarla dünyanın daha yaşanır bir hale gelmesinine katkıda bulunmaktadır.
Bugün İnternet büyük ölçüde özgür yazılımların üzerinde çalışmaktadır. Dünyada 300 binin üzerinde özgür yazılım projesi vardıKanımızca, özgür yazılımların, kapalı kaynak kodlu yazılımlarla  yetenek ve performansta yarışacak konumdadır. r. Özgür  yazılımlara bu sansın verilmesi, kamu ihalelerinde eşit sans verilmesi istiyoruz.   Kamudaki uygulamaların platform bağımsız olması gerekir. Başta temel bilişim eğitimin olmak üzere, her kademe marka bağımlılığı yaratmayacak, kullanıcıyı tüm alternatif platform ve ürünlerde çalışabilme yeteneğini kazandıracak, ürünlere değil kavramlara ağırlık vermesi gerekir.
Özgür yazılımlarının ülkemizin kalkınması,  bilgi toplumuna dönüşmesinde önemli rol oynaması gerektiğini düşünüyoruz.   Ülkede herkesin özgür yazılımlarla tanışmasını öneririz. İster kişisel bir kullanıcı, ister küçük ölçekli bir işletme, ister büyük ölçekli bir kamu veya özel kuruluşun yöneticisi olun, özgür yazılım alternatifini, maliyet ve verimlilik acısından değerlendirmeden karar vermeyin!
Ülkemizin geleceğinde bilişim önemli rol oynayacaktır. Özgür yazılımlar çoğu sektör ve bireyler için, Türkiye’nin üretmesi ve gelişmesi için, en etkin ve verimli secenektir.

Daha Özgür ve verimli bir yaşam için Özgür Yazılım !

Bilgisayar Mühendisleri Odası

Ayrıntısıyla anlatmak gerekiyor mu bilmiyorum, ancak hızlıca haber vermek lazım. Belki de geç kaldı(k)m. Bilgisayar Mühendisleri Odası kuruldu. Genel kurulu da gerçekleştirildi, ilk dönemine seçilen kişilerle başlıyor. Bekleyenlere, ilgililere, meraklılara duyurulur :)

İnternette Güvenli Gezinti

Günümüzde İnternet üzerinde dolaşırken bilgilerimizin korunması önemli bir konu haline geldi. Herkes bilgilerimize erişme, onları elde etme çabası içerisinde. Bu hızlı yazıda hızlıca bir kaç araçtan söz edeceğim:
  • Tor Browser Bundle: Her ne kadar Türkçe olarak indiremeseniz de, size anonim internet gezintisi sunan önemli bir araç. Tabi Firefox kullanmak zorundasınız. İndirdiğiniz dosya doğrudan Tor anonimleştirici destekli Firefox tarayıcı.
  • JonDoFox: Bu da JonDonym anonimleştiricili Firefox dağıtımı. Şu adreste bir karşılaştırma bile var.
  • I2P: Bir başka anonimleştirici ağ hizmeti. 
  • HTTPS Everywhere: EFF tarafından geliştirilen bu araç bütün sitelere https ile girmenizi sağlıyor, böylece şifrelenmiş veri aktarımı garantilenmiş oluyor.
  • Orbot:  Android için Tor proxy uygulaması
Konuyla daha fazla ilgilenenler doğrudan google araması yapabilir veya başlangıç olarak şu adresi ziyaret edebilir.

Uzun Aradan Sonra

Çok uzun zamandır kodveus'a bir şey yazmıyordum. Yazamamamın  nedeni olarak "özel sebepler" deyip geçeyim. Aslında Mehmet ve Emre dışında pek yazanımız olmuyor bir süredir. Emre, askerde olunca ağırlık Mehmet'in üzerine kaldı. Sağ olsun O da elinden geleni yapıyor.
Bu uzun süre boyunca bilişim alanında birçok gelişme yaşandı. Aklımda kalanlar; internette filtre-sansür konusu, dünyadaki hareketlilikler içinde sosyal paylaşım sitelerinin rolü, Wikileaks, Bilgisayar Mühendisleri Odası kurulması çalışmaları, bilgisayar bilimleri alanından ölümler... Teknik gelişmeler her dönem çok hızlı şekilde oluyor zaten. Onları saymıyorum.
Elbette bu konular üzerine bu kadar zaman geçtikten sonra sadece bir iki laf etmek çok doğru değil. Bir şeyler söylenecekse ayrıntılı yazılmalı. Ama "bilgisayar alanında ölümler" konusuna değinmeden geçmek istemiyorum. Çünkü Steve Jobs ölümü üzerine hala bir şeyler söyleniyor, ilgili kitaplar satılıyor. Ama ben bilgisayar bilimleri alanından ölümler diye bahsederken Steve Jobs'ın ölümünün gölgesinde kalan iki ustadan söz ediyorum.  Elbette bilişim dünyasını yakından takip edenler diğer ölümleri de duydu. Ama genele yönelik haberlerde çok fazla altı çizilmedi. Oysa bilgisayar bilimleri alanına -bence- kesinlikle Steve Jobs'tan daha fazla katkıları olmuştu. Evet, C programlama dilinin ve Unix işletim sisteminin geliştiricilerinden Dennis Ritchie ve yapay zeka alanındaki çalışmaların öncüsü John McCarthy'den bahsediyorum.
 Ne yazık ki "ölü"ler bile eşitsizlikten payını alıyor, "ölüm"ler bile "kullanılabilirlik" açısından sınıflandırılıyor. Steve Jobs'ın hayatını herkese örnek olarak göstermek ve onu toplumun gözünde aklamaya çalışmak, bilimsel çalışmanın veya genel olarak üretimin ne için yapıldığını görmek açısından önemli. "Steve Jobs"lar yaptıklarıyla insanlar için model olarak dayatılırken, bilgisayar biliminin mihenk taşları olan bilimciler satır aralarında bırakılıyor. Yaşamda tek yol olarak zengin olmak ve bunun için her yolun mübah olduğu gösterilirken, insanlığa katkı koymanın yolu gizleniyor. Neyse, uzun süre sonra yazdığım bu yazıyla sizi daha fazla sıkmadan bu konuyla ilgili sözü Richard Stallman'a bırakayım:
...“Öldüğüne memnun değilim; ama gittiğine memnun oldum”. Kimse ölmek zorunda olmayı  hak etmiyor- Ne Jobs, ne Bay Bill, hatta onların yaptıklarından daha fazla kötülük yapmış insanlar bile. Ama hepimiz Jobs'ın, insanların bilgisayar kullanmasına olan kötü etkilerinin sonlanmasını hak ediyoruz. 

Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya

Çokça duyduğumuz "Üçüncü dünya ülkeleri" sözü nerden çıkmış? Üçüncü dünya ülkesi denildiğinde, dünyadaki fakir ülkelerden söz ediliyormuş gibi bir algı oluşuyor; o halde birinci ve ikinci dünya ülkeleri de kim oluyor?

Aslında soğuk savaş döneminden kalma bu ayrım ülkelerin politik duruşları sonucu oluşmuş.

Birinci Dünya: Amerika eksenli Demokratik-Sanayileşmiş ülkeler
İkinci Dünya: Komünist-Sosyalist doğu bloğu ülkeleri
Üçüncü Dünya: Bu iki kutupta yer almayan ülkeler

Bunların yanında birde 1970 lerde ortaya alıtmış olan Dördüncü dünya ülkeleri var ki bunlar da yeteri kadar tanınmayan yerli halklar veya kültürel topluluklar olarak tanımlanıyor.




Kaynak: http://www.nationsonline.org/oneworld/third_world_countries.htm

"Have it your way"

Bilmeyenler için Burger King'in sloganı bu. Daha önce bir şeyler karalamak istiyordum bu sloganla ilgili. "Özgür" dünyamızda size özgürlüğü sunan bu şirketle ilgili. Gurbet ellerde ürünlerini yemek zorunda kaldığım bu şirketle ilgili. Ancak geciktim yazmakta ve haber düştü ortama: Burger King ve Maret skandalı: Kapitalizm sağlığa zararlıdır
Sloganın hakkını veriyorlar. Kendi yollarını oluşturmuşlar. Yüzleri asık, yorgun, bezmiş çalışanlar, sadece vardiya doldurmaya çalışıyorlar. Arkada, mutfakta performanslarını belirleyen "D+" işareti göze çarpıyor. Herşeyin performansa göre değerlendirildiği günümüzden bir işaret. Yabancılaşma ve makineleşme haddinden çok. Çalışanlar işlerine yabancılaşmış, performanslarını arttırmak için de makineleşmiş. Bir de Avrupa'daki bu çalışanlar için etnik bir tespit yapalım. Bu tip yerlerde, özellikle büyükşehirlerde çalışanlar hep buraların ezilmişlerinden. Siyahlar, Hintliler, Türkler, Araplar,... Gerçi ezilenlerdenseniz her şirkette, her fabrikada, her çalışma ortamında yaşadıklarınız aynı...

Bugünlerde...

Uzun bir ara verdik yazmaya. Blogumuzun yazarları aynı zaman dilimlerinde çok yoğun ve farklı dönemler yaşıyor. Her birimiz bir yana dağılmış, bir yandan çoğunlukla gereksiz, yararsız işlerle uğraşıyor; diğer yandan hayatlarımızla ilgili seçimler ve yol ayrımları yaşıyoruz.

Bu aralar iş dışında yaptığım tek şey doğduğum şehir, Antakya hakkında araştırma yapmak. Bulduğum bilgileri toparlayınca paylaşacağım.

Sanal Yaşam Farkındalığı

"İnsanoğlu; kapandığı bilgisayarlardan, karşısına yerleştiği televizyonlardan, çift katlı camlardan, pencerelerin önündeki beton ve demirden, doğayı göremiyor..." diye bitiriyor Bekir Coşkun yazısını. Basit ve öz bir cümle ile. Ne kadar doğru ama herkes alışmış hatta farklı şekilde yaşayan insanlar yadırganmaya bile başlanmış. Çoğu insanın önüne bilgisayarı, televizyonu versen bir de ekmek ile aşını, kapansa odaya başka birşey istemeyecek belki de...Çalışan insanların çoğu bu şekilde yaşıyor zaten. Ama birçok insan bunu özel hayatında da uygulamaktan vazgeçmiyor. Bazen bir arkadaş ziyaretinde açılmış bilgisayarlar, tv'ler onlar birincil konu olmuş; "yok internette şunlar var, vay internete bağlanamıyorum bir baksana yok TV'de şu programı izleyelim" ağızlardan dökülenler...Belki hayat şartları bizi bilgisayarın, TV'nin dört duvarın içine hapsediyor ancak kendi özel hayatımızda da toplanılan arkadaş ortamlarında da, sosyal ortamlarda da buna direnecek, özümüzü yani doğadan gelen bir canlı olduğumuzu unutmayacak en ufak bir çaba harcıyor muyuz?? Dedim ya bu durumla mücadele eden insanları bile yadırgar olmuşuz...Mevsim kış olmuş mevsim bahar olmuş mevsim yaz olmuş bakıp ama göremedikten sonra ne yaşadıysan yaşıdın sanırsın sadece demiş bir başka yazar...Bu yazının amacı da; uykulu yüzlere bir avuç su serpmek olsun...

İzmir'in Taşları

Birden bire gözlerimde şimşekler çakmaya başladı. Ayağımı bir taşa çarpmıştım ve ağza alınmayacak küfürler ediyordum. Madem bu küfürler ağza alınmayacaktı, o zaman zaten küfür denen birşey olmazdı. Demekki küfür ağza alınabilecek ve dönem dönem edilebilecek birşey. Bu gibi durumlarda acıyı baya hafifletiyor. Evet, baya küfür ettim o taşa. Sonra düşündüm, iyi ki çarpmışım.

Ayağımın taşa çarpması ile birlikte dünyanın yok olma süreci içerisindeki olaylar zincirine bir olay daha eklemiş oldum. Belki ayağımı oraya çarpmam, bir başkasının çarpmasını engellemişti... Belki o çarpma sonucunda adam bir yere yetişemeyecek, yetiştiği yerde hayatını değiştiren insanla karşılaşamayacak, onla evlenemeyecek ve çocuk sahibi olamayacaktı. Doğan çocuk belkide evrim zincirinin ortaya çıkaracağı en kapasiteli bireylerden biri olacak, müthiş zekası ile bilgisayarla çözmesi yüzlerce sene alacak problemleri daha kısa sürede çözebilecek yöntemler geliştirecekti... Bu sayede ışık hızına ulaşıp galaksiler arası yolculuk yapacaktık... Belki tüketim ekonomisi daha da vahşileşecek, herkes galaksiler arası yolculuk yapmak isteyecek, yeni bir pazar oluşacak ve bu pazar birilerini zengin edecekti. Benim yüzümden olmadı...

Hangi olasılık ziniciri ayağımın o taşa çarpmasına neden olmuştu. Ben neden bu kadar talihsizdim. Neden benim ayağım değilde başkasının ayağı o taşa çarpmamıştı? Ayağım neden orda duran daha küçük boyutlu başka bir taşa değilde o hayvan gibi taşa çarpmıştı? Neden bu olay t zamanında olmuştu... Başka kimlerin bu olayda parmakları vardı? Hangi adam bindiğim otobüs şöförünü yormuş ve bu sayede gaz pedalına F kuvvetini uygulatmıştı? Neden bu kuvvet F+1 değildi? Otobüsten inerken neden önümdeki bayanı beklemiştim? Bu bekleme ayağımı taşa çarpma anımı neden etkilemişti ?

Evet sanki olaylarda benim hiç kabahatim yoktu. Kendimi salmışım onun bunun etkisiyle yaşıyordum... Dikkatsizsem, kafamı kaldırmıyorsam yürürken, önümdeki taşı göremiyorsam bu olasılık zincirlerinin bir sonucu mu? Bu kadar mı iradesiz ve güçsüzüm? Ya ben insanım, yeri ve göğü delerim! Eğer bu ekonomik sistem beni bu kadar yoruyorsa, kendi insalığımın farkına varamıyorsam, bir taşı göremiyor ondaki güzelliği farkedemiyorsam, doğadan uzaklaştıysam kabahati yol verdiğim bayanda neden arayayım? Yürümeyi bilmiyorsam taşın günahı ne? Eğer olasılık zincirleri benim ayağımı taşa çarptırıyorsa, ben de o olasılık zincirlerini delip ayağımı kaldırıyor ve o taşa çarpmıyorum arkadaş!

Köleleştirilme sürecimize bilimi de alet ederek düşünmememiz gerektiği ve hayatın olasılıklar zincirinden ibaret olduğu bize aşılanıyor. Bizim hayatı değiştiremeyeceğimiz söyleniyor, vasıfsız bir varlık olduğumuza inandırılıyoruz. Buna en iyi cevabı bir halk türküsü ile veriyoruz.

"Bunca temenni dilekler
Vız gelir çarkıfelekler
Bana eğilsin melekler
Mademki ben bir insanım"

Yeniden Bisiklet

İzmir körfezi etrafınca, Bostanlı'dan Altınyol, Alsancak, Konak ve Inciraltı yolunu izler, ya da Bornova'dan Inciraltına körfezin güney kıyılarında dolaşırdık bisikletlerimizle. Günboyu sürerdi, yemeği gezmesi de içinde.

İzmir gibi değil İstanbul, ama uğraşınca oldu, açılışı yaptık, Maltepe'den Modaya kadar kısa ama keyifli bir tur attık akşam. Dalgalar da coştu, yıkadı bizi bisikletlerimizle.

Bisiklet kullanabilmek için çaba gerekiyor; çaba göstermek için bisikleti çocukluğumuzda kalan hali ile değil, birbiriyle uyumlu parçalardan oluşan bir sistem; mekanik, basit, hızlı, zorlu, keyifli ve sağlık için gerekli görmek, düşüncemizi bu yönde geliştirmek gerekiyor.

Bisikletin insan ile uyumu giderek artıyor: güçlü ve hafif kadrolar, gelişmiş Vites, pedal ve fren sistemleri ve kolay taşınabilirlik. Okuyarak başlayabilirsiniz:

Fren

Pedal

Genel

Öncelikler ve zaman kullanımı

Bir yazıda yapacaklarınızın önceliğine karar verme başlığını görünce yazıyı çevirerek paylaşmak istedim. Biraz düşününce konu hakkında kendi düşüncelerimi paylaşmanın daha doğru olacağını düşündüm.

Yapmamız gerekenler, yapılması gerekenler var. Mutlaka bir şeyler üretmeyi kafamıza koyuyoruz. Belki de hiç bir şey üretmeden sadece zamanı tüketmeyi kafamıza koyuyoruz. Her halükarda en değerli şey olan zamanı planlamamız gerekiyor. 24 saat aralıksız üretemeyeceğimiz gibi, 24 saat aralıksız zamanı boşa da tüketemiyoruz. Bu durumda 24 saati nasıl değerlendireceğimiz planlamamız gerekiyor. Her ne kadar her zaman hoşunuza gitmeyen şeyleri yapmayın gibisinden öneriler olsa da bazen hoşunuza gitmeyen bazı şeyleri de yapmanız kaçınılmaz. Bunları da zaman planımıza koyuyoruz. Sadece soyut şeylere değil, somut şeylere, en önemlisi insanlara zaman ayırmamız gerekiyor. Bütün bu süreci en iyi şekilde planlamak ve disiplinli bir şekilde uygulamak gerekiyor. Hele ki uğraştığınız, yapmaya çalıştığınız onlarca konu, çalışma, yazı, çizi, düşünme, üretme gibi şeyler varken. İnsanları, sevdiklerinizi dışarıda tutmadan bütün bunları iyi bir şekilde yapmanız gerekiyor. O zaman ne yaparsınız? Öncelik sırası oluşturursunuz. Gerçekten önemsiz olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapmazsınız veya geç yaparsınız. Önem sırasına göre işleri yapmaya başlarsınız. Yapamayacağınız, zaman ayıramayacağınız konulara girişmezsiniz. Başkalarından gelen istekleri kendi öncelikleriniz ve konuya göre değerlendirirsiniz.

Düşüncelerim genel ve çok söylenen şeyler oldu sanırım. İlgili yazıdaki ana başlıkları paylaşıp sizi daha fazla sıkmayayım.

Yazıda özetle yaptığınız şeyden zevk alın, güçlü noktalarınıza odaklanın, yaptığınız işte nasıl mükemmel olacağınızı araştırın, önceliklerinizi oluşturun diyor. Ve SWOT adını verdiği bir yöntemi öneriyor.

Zaman planlamasına yönelik olarak bir başka yöntem de Getting Things Done yöntemi. GTD kısa ismiyle belirtilen yöntem için bir çok yazılım aracı da var. Bir ara denedim, ama beceremedim. Kaotik zaman planlaması sanırım benim karakterime yerleşmiş :)

İklim Değişimi

Dünyada sıcaklar, soğuklar, seller, felaketler artmış durumda. Neden olarak dünyanın insanın yarattığı çevre felaketinin ortaya çıkardığı iklim değişimi söyleniyor. Ne kadar doğrudur bilinmez, gerçekten bir iklim değişimi var mı yoksa yok mu. Bir şeylerin ters gittiği kesin. İnsanlık kapitalizmin barbarlığını daha açık bir şekilde görüyor. Bir taraftan aşırı üretim-tüketim çılgınlığı nedeniyle çevre felaketini ortaya çıkaran sistemin kendisi artık kendisini, dünyayı ve insanlığı tüketmiş durumda, tüketmeye devam ediyor. İnsanlar bir avuç zengin için çalışıyorlar, sömürülüyorlar ve ölüyorlar. Bir kadının (kadınlarla bir zorum yok, aklıma gelen ilk örnek olduğu için veriyorum) makyaj (hadi aşırı makyaj diyelim :) ) masraflarıyla binlerce insanın açlıktan ve hastalıklardan kurtulacağına inanıyorum. İnsanlar sistemin vardığı barbarlık düzeyinde kendilerinden başka hiçbirşeyi düşünmüyor, dünyayı sadece kendilerine ait sanarak sınırsız tüketiyorlar. Bu arada bu tüketim hırslarından dolayı kendi sonlarını, en azından insanlığın sonunu getirdiklerini de bilmiyorlar. Bu noktada Sinan'a sorsam, insanlık zaten öldü, bir avuç insan kaldık Aşık Veysel dinleyen diyecektir. Haklıdır, insanlık öldü, ölmeye devam ediyor. Can çekişiyor.

İklim değişiminden bahsedecektim ama insanlığa geldi söz. Bence insanlığın kurtulması için ciddi bir "iklim değişimine" ihtiyacımız var. Eyleme geçen, hakkını arayan, insanlığı için mücadele eden insanları ortaya çıkaracak olan "iklim değişimine". Yazıyı uzatmıyorum, "insanlık"a olan umudumu yitirmeden "iklim değişimi" için herkesi uyanmaya çağırıyorum.


Not: Bu yazı Blog Action Day kapsamında yazılmıştır.

Uyan Ey Gözler Gafletten Uyan

Günümüz toplumunun özelliği haline gelen umursamazlık/aymazlık yani gaflet her geçen gün kar topu gibi büyüyerek önümüze daha büyük toplumsal sorunlar çıkartıyor. Her geçen gün kimse elini bile kıpırdatmazken sadece kendisine zarar gelmediği için şükretmekle yetiniyor. bununla birlikte bu tip aymazlıkları dile getirenlere, gözler önüne serenlere öfke duyuyorlar.
Gazetelerde çıkan aşağıdaki gibi 3. sayfa haberlerinin de şekli şemali iyice değişti kar topunun büyüyerek yaklaştığına örnek teşkil ediyor bu haberler ve gereken ciddiyetle ele alınmıyor (bu da bir gaflet örneği).

"İşsiz baba kendini astı.
İcra geldi, canına kıydı.
12 yaşında hapçı...
Böbreğini sattı.
İstanbul’da bir anne, bakamadığı zihinsel özürlü evladını vurdu, sonra kendini vurdu. Üniversitesi öğrencisi kızın, babasının borçlarını ödeyebilmek için fuhuş yaptığı ortaya çıktı. Oğlunu dershaneye gönderemeyen baba, PTT soymaya kalktı.
Çocuk Esirgeme’den kaçan kız çocuğu, bez bebek çalarken yakalandı.
Kredi borcunu ödeyemeyen çiftçi, hapse girdi.
Töreden kaçan iki sevgili, el ele ölüme atladı.
Öldürülen taksiciden 4 lira çıktı."

Aşağıdaki dizeleri Yunus sanki bugünler için yazmış

Ömür bahçesinin gülü solmadan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Ecel bir gün bize gelip çatmadan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Derviş YUNUS söyler sözün tutulmaz
Senin kumaşın şol yerde satılmaz
Böyle yatmak ile Hak’ka varılmaz
Uyan ey gözlerim gafletten uyan

Sevgiler...

Bekir Yıldız

Bekir Yıldız toplumcu-gerçekçi hikaye yazarı. Duyanlarınız olmuştur belki, bilmem. Önce Sahipsizler adlı kitabını okudum. Beğendim. Daha sonra İzmir'deki ikinci el kitap satan Karşıyaka'daki Smyrna kitabevinden Cumartesi günü üç kitabını (Kara Vagon, Reşo Ağa, Alman Ekmeği) daha bulup satın aldım. Aldığım gün üçünü de bitirdim. Toplumcu-gerçekçi hikaye yazımında gerçekten başarılı olduğunu düşünüyorum. Bilmeyenler, tanımayanlar için söylüyorum Bekir Yıldız toplumumuz gerçekliğini, özellikle Güney Doğu Anadolu'daki halkın, ağalarla, feodal düzenle, yoksullukla yaşadıklarını, Almanya'ya giden işçilerin dramını, gerçeğini, acılarını oldukça güzel bir dille yazmış. Herkese tavsiye ederim. Özetle gözden kaçıranlar veya duymayanlar için Bekir Yıldız'ı öneriyorum. Ek olarak Cumartesi günü Bilgesu Erenus'un Samur Kürk- Uzayan Yolculuk kitabını da okudum. O kitabı da öneririm.

Kara Toprak

Yaşadığımız yüzlerce sene seksten, yemeden, içmeden, onursuzca ve sapıkça yaşamaktan ibaret hale getiriliyor. Rezillikler cinsel özgürlük adı altında hepimize pompalanıyor yavaş yavaş... Herkes herkesle herşeyi yapabiliyor, duygular hisler kenara itiliyor. Seks ayrı bir madde olarak sunuluyor herkese. Erkekler kadınları kadınlar erkekleri bir mal olarak, bir et parçası olarak görüyorlar. Kaslı erkekler, seksi kadınlar bir kabus gibi etrafımızdalar. Dünyanın en güzel kızını "becermek" ya da en yakışıklı "erkek"i ile yatmak ne anlam ifade edebilir? Hangi seks abidesi Aşık Veysel'in şu dizelerini yazabilir ve beni ağlatabilir....


Derdimi Söylesem

Dedimi söylesem derin dereye
Doldurur dereyi düz olur gider
Irakipler sıra dağlar arada
Korkarım yar benden yoz olur gider

Pervane ateşten sakınmaz canı
Uğruna koymuşum başı bedeni
Doldur tüfeğini hedef et beni
Yaram doksandokuz yüz olur gider

Veysel der çıkayım bir yüce dağa
Ağaçlar bezenmiş yeşil yaprağa
Zaman olur tenim düşer toprağa
Karışır toprağa toz olur gider


Aklıma Kurtuluş Savaşı'ndaki genç askerler geliyor. Senelerce karısı ve çocuklarını göremeden cephede savaşanlar, hiçbir kızın teninin kokusunu içine çekemeden ölen gencecik askerler... Sevgilisini bekleyen gencecik kızlar... Onların torunları 3G sistemli yüce insanlar olarak seks bağımlısı olduk, "aşk" "sevda" ve "yürek"'i unuttuk. Artık avrupanın amerikanın porno filmlerinde gördüğümüz starlar caddelerimizde dolaşıyor. Hatta herkes porno star olmuş ve kimse Veysel'den haberdar bile değil. Hayatın bize verdiği mutlulukları kenara iterek en büyük mutluluğun cinsel sorunlarımızı çözmek olduğu yalanına inanmışız. En büyük mutluluk hayalini kuramadığımız kişi ile yatıp hava atmak olmuş... Ereksiyon olabilmek, birçok kere orgazm olabilmek olmuş... Ancak bir sel gelip herşeyimiz götürdüğünde, önemli olanın yaşanılan aşk olduğunu anlıyoruz. En güzel yemeğin kanalizasyon sistemine karıştığı gibi en güzel orgazmın da en fazla 10 saniye sürdüğünü çok iyi anlıyoruz.

Herkesle herşeyi yapmanın mübah olduğu bir çağda, inadına onurlu ve alnımız ak bir şekilde, dimdik yaşayabilmemiz lazım. Aşka, sevdaya, yare, cana, Aşık Veysel'e ve bu toprakların türkülerine sadık kalarak, çocukken bizi uyuturlarken söylenen ninnileri unutmadan, en büyük mutluluğun bir şiir dizesinde ya da bir notada saklı olduğunu bilerek, bununla orgazm olarak... Buna ben tabutta orgazm diyorum.

Kara toprağa düştüğüm zaman orgazm olamazsam yazıklar olsun...

Bir olamayız çünkü...

Bu aralar askere uğurlamalar arttı, geceleri korna sesleri ile rahatsız edilme oranımızı da birlikte arttırdı bu durum.

Geçen akşam eve dönerken, mahalle içinde bir şantiye kamyonunun, tahammül sınırlarımızın ötesinde yüksek sesler çıkaran kornasına basa basa mahalle içinde tur attığını gördüm. Kasasında insanlar, önünde arkasında arabalar, hepsi kornalara basıp gecenin on birinde sevinç çığlıkları atıyordu. Herkes duymalıydı, onlardan biri askere, büyük ihtimalle 15 ay sürecek bir vatan hizmetine gidiyordu.

Ne var bunda herkes gidiyor diye düşündüm önce, ne bu yaygara yani, ne gerek var.. Sonra bunu sadece biz böyle düşünüyoruz sanırım diye düşündüm. Bu insanlar için çok önemliydi bu olay, o kadar ki en az 50-60 kişiyi bir araya getirip, mahalleler içinde, caddeler boyunca ve saatlerce çıkarabildikleri en yüksek sesleri çıkarıp, bağırıp, çağırıp kendilerini gösterme gayretinde bulunuyorlardı.

Bağırtıp gezdirmeyi geçtim, aranızdan kim toplayabilir 50-60 kişiyi bir gecede. Kaçımızın etrafında bu kadar güçlü sorgusuz sualsiz bağlı insanlar var? Biz bu tür bir olay için ancak en yakın tanıdıklarımızı toplayabiliriz, onlar da sessiz sedasız uğurlarlar bizi, olması gerektiği gibi.. Diğer yandan bu törenin, ritüellerin anlamsız(!) kısmını yaptırabileceğimiz insanlar yoktur etrafta; neden, çünkü herkes herşeyi sorgular bizim etrafımızda, ve anlamsız ise, gereksiz ise yapılmaz o şey.

İyi gibi görünen bu davranış biçimi neye sebep olur peki? Hiç bir zaman onlar gibi, inanmış olarak, sorgusuz, sualsiz bir araya gelemeyiz...

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları

Uzun bir aradan sonra merhaba!

Etrafımızda dönen pek çok adaletsizliğin, pisliğin genelde farkındayız. Ama birbirinden bağımsız gibi görünen pek çok rezil olayın kaynağının nerede başladığına dair çok güzel bir kitap okuyorum: "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları"

Kitabın girişi şöyle: "Ekonomik tetikçiler (ET'ler), yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı ve diğer yabancı "yardım" kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun, imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır."

İkincisi de çıkan bu kitabı kesinlikle okumanızı öneririm.

Bazı(!) Sistemler Nasıl Çalışır?

Sistemin çalışma prensipleri detaylarında ufak değişmeler göstermekle beraber temelinde aynıdır. Sistem susarak (kapalı/zımni) planlanan ve işletilen, genelde zorlamaya dayalı bir prensip üzerine işler. Burada önemli olan sisteme ayak uydurmayanın elenmesi ve sistemde köşe başlarının çeteleşme marifetiyle tutulmasıdır. İşin iyi/hakkıyla yapılmasından daha önemlisi işin kimin tarafından yapıldığıdır. İşi yapan/icra eden kişiler söz konusu çete ekibinden kişilerse işin nasıl yapıldığının hiçbir önemi yoktur. Eğer kişi mensup değilse; işin ufak aksaklıklarla yapılması ilgili çıkar grubunca sabote edilmesi suretiyle işin tamamen hatalı yapıldığına vurgu yapan kulaktan dolma bilgi yayılımı süreci (adam yeme sanatı) başlatılır. Eğer iş mensup olmayan kişi tarafından iyi yapıldıysa, bu sefer ilgili kişi özel hayatına kadar yine kulaktan kulağa yayma metodu kullanılarak ret edilmeye çalışılır. Buraya kadar ki süreçte çıkar grubunca amaç için her şey mubah sayılır. Kişilerin özel hayatından, bakışına, yürüyüşüne kadar her türlü olumsuz bilgi yayma süreci işler. En baştan bu çıkar grubunun oluşumunda bu kişileri birleştiren temel maya toplumda sağlam bir manevi özelliğin kötüye kullanılmasıdır. Bu manevi özelliğin dokunulmazlığının arkasına sığınılarak her türlü amaca ulaşmak için icraatlarına başlar ve devam ederler. Bunların inancı tamamen pragmatistliktir, temelde manevi özellikleri sıfıra yakın seviyelerde seyreder. Koyu muhafazakar gözükürler ancak içlerinde inanç namına hiçbir şey yoktur. Vatansever gözükürler ama yine kendi çıkarları uğruna gözlerini kırpmadan bu toplumsal manevi özellikten de nemalanırlar. Köşe başlarını tutarak kendi kafa yapılarındaki kişileri yanlarına almak suretiyle bu yapının harcını sağlamlaştırırlar. Kale bir kere sağlam bir yapıya ulaştığında diğer “gözü açık” olarak adlandırılan kişiler birçok özelliklerinden ödün vererek ilgili çıkar grubunun mensubu haline gelmek için adeta yarışırlar. Sonuçta ne mi olur? Sonuçta; bu anlayış bir sistem olur yani genel kabul görmüş bir yapı haline gelir.

Susma ve konuşturmadan istediklerini yapma ve yaptırtma anlayışı önemli bir araçtır. Kendilerine hiçbir şekilde eleştiri ve söz gelmemesi amaçlanır. Oysa kendileri “diğerleri” hakkında her türlü olumsuz konuşmayı ve davranışı olay yapmayı önemli bir araç olarak kullanırlar. Bu yapıya yatkın veya öyle gözüken kişiler de mensup yapılarak sorgulanamaz yapı güçlendirilir. Oysa onlara göre “karşı tarafta” gerçekleşen her şey en acımasız şekilde eleştirilir. Bu sistemik yapı bu çıkar gruplarına çok kazançlı bir ortam sağlar. Bunun altında yatan asıl neden normal koşullarda bu gruba mensup olan kişilerin verilen işi diğer kişiler kadar hakkınca yapamamasıdır. Bu yüzden bu kişiler bu özelliklerini bildikleri için farklı bir şekilde tüm ahlaki kuralları hiçe sayarak böyle kendilerine özgü bir yöntemi genel geçer, zımni kural haline getirmişlerdir. Aslına bakılırsa bu grupların, sorgulamadan büyüyen bireylerden oluşmaları bu sistemin oluşumunun en temel nedendir. Yani sorgulamadan öğrenilemeyen ve sonuçta verilen işi icra edememe sonucuna kadar giden yaşamdan elemine olmamak için, kendilerine has bu yapı oluşturulmuştur. Genel düşünüldüğünde böyle bir ülkede bu yapı %85-90 oranında yönetilen kurumların (özellikle devlet) temel yönetim anlayışı haline gelmiştir. Geri kalan %10’luk kesimin %95’i özel sektör kurumlarıdır denilebilir. Zaten bunlar sektöründe uluslararası rekabet yapabilen kuruluşlardır. Bu kurumlarda işi hakkıyla yapanlar başa gelir. Bu kurumlarda ise birincil ölçüt budur.

Daha da geniş bakıldığında sistemin bu yapısı etkin çalışamayan bir ekonomik bütün ortaya çıkartır. Zaten ilgili çıkar gruplarınca önemli olan, bütünün çıkarı değil kendi özel grubunun çıkarıdır. Zaten bu da maksimize edilmiştir. Bir adım daha ötesi düşünülürse; bu yapının toplumsal olarak bir kültür haline gelerek bireylerin aile hayatından, özel hayatına kadar yansıması olacaktır. Aile içi iletişimsizlikler ve otoriter ilişkiler toplumsal olarak kutuplaşmış, sadece kendi çıkarını düşünen, duyarsız bireyler yetişmesine neden olacaktır. Zaten Türkiye’nin de şimdiki hali de bu duruma benzer değil midir?