Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Theo Angelopoulos

Theo Angelopoulos'u da yitirdik. Tam da söylediği gibi film çekerken. Gerçi komplo teorisi de var. Yunanistan krizi üstüne film çektiği için bir motorsiklet suikastıyla öldürüldüğüne dair. Nasıl öldüğü, neden öldürüldüğü öldüğü gerçeğini değiştirmiyor.

Bu günlükte ölümlerden söz etmek her ne kadar hoşumuza gitmese de bazen eserleriyle dünyaya katkıda bulunan insanları yitirdikçe, yitirdiğimiz değerler canlanıyor gözümüzde ve özlemimiz artıyor bu değerlerin korunduğu dünyaya.

Sinemanın bu değerli insanı da - her ne kadar çoğu kişiye sıkıcı gelse de - o güzel filmleriyle dünyanın güzelliğine güzellik kattı. Bize kalan görevse ancak onu anmak ve anımsatmak - tıpkı diğer anımsatılması gerekenler gibi - oluyor.

Sonsuzluk ve bir gün filmindeki otobüs sahnesi

Shichinin no samurai




Sonunda Yedi Samuray (Shichinin no samurai) filmini izleyebildim :). Sürekli olarak adını ve methini duyduğum Akira Kurosawa filmi. Uzunluğu nedeniyle kesik kesik izlemiş olsam da bir bütün olarak kavrayabildiğime inanıyorum.

Japonya'nın bir dönemini (samurayların aşırı derecede arttığı ve ateşli silahların artmasıyla onlara rağbetin azaldığı diyebilir miyiz?) anlatan film çiftçileri, samurayları, haydutları oldukça güzel anlatıyor. Filmdeki her bir karakterin ince işlenmiş özellikleri ve samurayların onurlu, dirençli mücadele anlayışları samuraylığı bırakmayı düşünen ana kahraman samurayla oldukça güzel anlatılıyor. Çiftçiler, çiftçilerin samuraylara bakışı, korkaklığı, ve korkaklığın nasıl yenilebileceği...

Anlatmakla bitmez bu film, izlemek lazım. Ben özetle mücadelenin gerekliliğini,savaşların birileri için her zaman kayıp olduğunu ve örgütlenmenin önemini anladım filmden. Her izleyen farklı anlayacaktır mutlaka. Teknik olarak filmi değerlendirmek te haddim değil ama görüntüler siyah beyaz olmasına rağmen oldukça güzel, başarılı bence :)

Üç maymun

Yazmadan duramayacağım, Nuri Bilge Ceylan Cannes film festivalinde En İyi Yönetmen ödülünü "Üç Maymun" filmiyle kazandı. Ve tüm haberlerde, magazin programlarında, kısacası her yerde bu ödülden bahsediliyor. Ödülden ziyade Nuri Bilge Ceylan'ın oldukça kısa ve güzel olan konuşması söz konusu ediliyor. Ben gerçekten televizyonda sürekli olarak filmden de en azından biraz bahsedilmesini bekledim ama ya ben yanlış programlara takıldım ya da filmde bir sorun var (!), filmden bahsedildiğini duymadım :D Umarım kanallar ve insanlar Nuri Bilge Ceylan "fan"lığını sadece sözlerinden dolayı yapmıyorlardır :D

"Bu ödülü, tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum"

Üç Maymun

Önemli Not: Ekşisözlükte konuyla ilgili bir yazarın yazdıklarını paylaşmak istiyorum sizinle

Uluslararası İşçi Filmleri Festivali

Bilenler biliyordur; 1 - 10 mayıs arasında işçi filmleri gösterimleri yapılıyor. İzmir, Ankara ve İstanbul'daki gösterimlere katılabilirsiniz(Detaylı bilgi).

Fal

Uzun zamandır yazamıyordum ama bunu telafi edecek bir dönüş yapıyorum. Aşağıda önceden bahsettiğim kısa film atölyesinin ürünü var. Yorumları bekliyorum. İyi seyirler...

Bisiklet Hırsızları (Ladri Di Biciclette)


İtalya Yeni Gerçekçilik sinema akımının (Beyaz telefon filmlerine tepki olarak doğmuştur) en önemli örneği olan "Bisiklet Hırsızları" yeni bulduğu işinde bisikletine ihtiyaç duyan Antonio'nun ilk iş gününde bisikletinin çalınması ve çalınan bisikletini aramasını anlatan çarpıcı bir filmdir. Film bu arama sürecinde babayı, oğlunu (Bruno), aileyi ve ikinci dünya savaşı sonrası İtalya'yı ve İtalyan halkını oldukça etkili bir biçimde anlatmaktadır. Özellikle baba ile oğulun ilişkisi film süresince dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Filmin görüntüleri (film siyaz beyaz) ve kompozisyondaki başarı ve sahnelerdeki zıtlıklar (Antonio ve oğlu Bruno'nun zenginlerin bulunduğu bir lokantadaki halleri mesela o zenginlerle ciddi bir zıtlık içermekte, bence tabi ki :) ) oldukça etkileyicidir. Filmin diğer önemli bir noktası oynayan oyuncuların hepsinin tamamen amatör oyuncular olmasıdır.

Söz etmeden geçemeyeceğim bir kilise sahnesi vardır, oraya gelen fakirler ayine katılma karşılığında (ayin boyunca dışarıya açılan kapılar kilitli tutuluyor, ayin bitmeden kimse çıkamıyor :S ) çorbalarını alabilmektedir. Bu bile zenginlere ve döneme oldukça değişik bir bakış açısıyla bakıldığını göstermektedir.

Film mutlaka herkesin izlemesi gereken bir filmdir. Bazı sinemacıların bu filmden dolayı sinemacılık yaptığı da iddia edilmektedir (ekşisözlük yalancısıyım).

Bağlantılar:
Bisiklet Hırsızları vikipedi
Neo Realismo ekşisözlük başlığı
Vittorio De Sica ekşisözlük başlığı

TRT ve Miyazaki

TRT Aralık ayından beri Miyazaki filmleri gösteriyor. Bu kararı almada hangi TRT yöneticisi veya çalışanı etkili olduysa onu tebrik etmek gerekiyor. Laputa Uçan Kale gibi daha önce duymadığım Miyazaki filmini izleme şansını elde ettiğim için oldukça memnunum. Bu sayede Miyazaki filmlerini izlemeye tekrar başladım, Komşum Totoro ile başlayan izleme maratonum Prenses Mononoke ile devam edecek. Elimdeki tüm Miyazaki filmlerini sırasıyla izleyeceğim. Şimdiden içimde büyük bir heyecan oluşmaya başladı :). Bu arada TRT'deki gösterimler devam ediyor. Bu bağlantıdaki habere göre 20 Şubat Çarşamba akşamı reklamsız olarak 20:15'te Rüzgarlı Vadi filminin gösterimi var. Umarım TRT'nin bu gösterimleri devam eder.

Uçan Kale filminin en çok sevdiğim parçasını sizinle paylaşmak istiyorum



Bağlantılar:

Persepolis



İran'ın yakın geçmişinden bahseden güzel bir animasyon film. İran'da şahın devrilmesiyle başlayan zincirleme olaylar bir kadının anlatımıyla canlandırılmış. Başrolde anlatıcı konumunu üstlenen Marjane Satrapi kendi hikayesini anlatmış. İran'ın yakın geçmişini öğrenmek ve anlamak açısından izlenmesi gereken bir film diye düşünüyorum. Batının doğu hakkındaki ve doğunun batı hakkındaki düşünceleri ve  bu iki ucun yaşam tarzlarının farklılıkları bence güzel yansıtılmış.

"Her özgürlüğün bir bedeli vardır."

IMDB Bağlantısı

İfsak Kısa Film Atölyesi

Son 3 aydır devam ettiğim çok keyifli bir kurs var: İfsak Kısa Film Atölyesi. Benim dahil olduğum grup 13. dönem. Gayet eğlenceli bir ortamda bir kısa filmin oluşması esnasında yaşanan çekim öncesi işlemleri(sinopsis, tretman, senaryo vs.), çekim işlemleri (plan, sahne, sekans, ışık, kamera) ve çekim sonrası işlemleri(kurgu) Selim Hoca(Selim Evci)'nın anlatımıyla önce teorik olarak inceledik. Üstüne bunların pratiğini yapabileceğimiz mizansen çekimleri yaptık. Ve sonunda bir nevi kurs tezi olacak grup filmi için geçtiğimiz haftasonu çekimlere başladık. Hiç bir problem yaşanmadan çekimlerin ilk aşaması bitti. Önümüzdeki hafta da bir aksilik olmazsa kalan kısım tamamlanacak. Akabinde titiz bir kurgu çalışması sonrasında filmin son hali ortaya çıkacak. Ve ben tabii ki filmimizi burada sizlerle paylaşacağım. Coming soooon :)

Bağlantılar:
İfsak Kısa Film Atölyesi

Emir Kusturica Filmleri

Bu yazımın konusunu ünlü bir yönetmen oluşturacak. Bu yönetmenden bahsedecek olmamım sebebi hafta sonu ve pazartesi toplam üç filmini izlemiş olmam. Tam bir Kusturica haftası yaşıyorum yani. Bu hafta içinde Arizona Dream'i tekrar izleme ihtimalim de var :D Sırayla şimdiye kadar izlediğim 5 filmini listeleyeyim.

Arizona Dream: Uçuk kaçık bir film bence. Konusu "asi" bir genç adamın bir akrabasının yanına gitmesi ve orada tanıştığı bir kızla, annesiyle yaşadıkları. Film oldukça apolitik ve uçuk. Bu arada Emir Kusturica bu filmi savaş döneminde Amerika'da çektiği için oldukça tepki de toplamış. Bu film için yapılan müziklerden dolayı Goran Bregovic adını anmak gerekiyor.

Çingeneler Zamanı (Dom za vesanje): Perhan ve çingenelerin yaşamına etkileyici bir bakış. İzlerken çok etkilendim bu filmden. Perhan'ın başına gelenlerden ve elbette filmin müziklerinden. Yine Goran Bregovic imzası olan müziklerden.

Kara kedi ak kedi (Crna macka, beli macor): Perhan'dan öncesini, yine çingeneleri anlatan önemli bir film. Aşka ve sevgiye farklı bir bakış. Müzikler yine Goran'dan geliyor :)

Yeraltı (Underground): Yugoslayva'nın yakın tarihine farklı bir açıdan bakan etkileyici bir "ağıt". Aklımda kalan en önemli replik "Bir savaş savaş değildir, kardeş kardeşi öldürmedikçe" repliği. Film savaşa değişik bir açıdan bakıyor. Ekşisözlükte ilgili başlıkta çok ilginç bir tespit var. Paylaşmadan duramayacağım. Filmin ne kadar politik olduğu bir izleyişte anlaşılıyor :D Müzikler yine Goran'dan.

Söz ver bana(Zevat): Tüm filmleri gibi eğlenceli, müzik dolu ve düğünleri cenazeleri içeren bir film daha. Müzikler Goran'dan değil ama yine de oldukça iyi :) Bu film diğer filmlerinden biraz farklı geldi bana. Ama bu filmde de batıya bir çok gönderme vardı.

Film önerileri




Kes (1969)- Ken Loach
(They beat him. They deprived him. They ridiculed him. They broke his heart. But they couldn't break his spirit.)
Fakir bir şekilde büyümekte olan İngiliz bir çocuğun yaşadıkları, karşılaştıkları anlatılıyor. Çocuğun bir doğan büyütmeye çalışması hayat içerisinde en önemli mutluluğu bu uğraşın ona vermesi oldukça güzel anlatılmış. Filmin etkileyici sahneleri var. Mesela eğitimin disiplin ve dayak yapılan bir şeymiş gibi gösterilmesi ve fakir çocukların okulda karşılaştıkları farklı davranışlar iyi anlatılmış. Bir sahne müdürün dayak atma sahnesi bence bu konuyu ve suçsuz çocukların da bu dayak mantığıyla ne kadar kötü hale sokulabileceği oldukça güzel anlatmış.

(Film boyunca aklıma daha önce Ozzy Osbourne'den dinlediğim Working Class Hero parçası geldi nedense)

Maden (1978) - Yavuz Özkan
Politik sinema dönemi sayabileceğimiz bir zamanda Tarık Akan ve Cüneyt Arkın ikilisinin beraber oynadığı ve oldukça ilginç bir örnek bu film. Maden işçilerinin patronla ve patronla anlaşmış olan "sarı" sendikayla çatışmalarını, hayatlarından kesitlerini ve grevlerini anlatan önemli bir film.

Uykusuzluk

Bir haftadır kendi kendime uykusuzluk yöntemi icat ettim. Uykusuz kalmaktan şikayet etsem de, uykusuz kalmak içsel olarak hoşuma gidiyor. Uzun zamandır normal gün saatlerinde izleyemediğim filmleri, geceleyin uykudan iki saat çalarak izlemeye başladım. Ve tekrar çalışmadığım dönemdeki (o zaman elbette daha kolay oluyordu :) ) uykusuzluk dönemine başlamış oldum. Hafta sonları bir sorun olmuyor, ancak hafta içi de bu alışkanlığım devam ederse (ki edecek gibi gözüküyor) problemler çıkabilirmiş gibi geliyor. Uzun süreli az uykuyla kalma hayaliyle yaşayan biri olarak bu düşüncelere sahip olduğum için kendime şaşırıyorum elbette, her zaman fazla uyumanın aslında daha uzun yaşayabileceğim halde az yaşamak olduğunu düşünmüşümdür. Ve artık çalışırken, çalışma dışındaki işlere zaman ayırabilmek için bu uykusuzluk (az uyku) dönemine alışmam gerekiyor. Neyse, konu uzadıkça uzuyor :) Ben işte bu uykusuzluk yaratma sayesinde yine film izlemeye başlayabildim. Burada en son izlediğim üç filmi sizinle paylaşacağım. Son zamanlarda çoğunlukla Türk filmleri izliyorum. Elimdeki kabarık birikmiş film listesini yavaş yavaş azaltıyorum, gerçi her geçen gün izleyebildiğimden daha fazla film karşıma çıktığı için sanırım dünyadaki tüm filmleri izlemek sadece hayal olarak (elbette bunu espri amaçlı söylüyorum, yoksa kesinlikle böyle bir hayalim yok :D ) kalacak.

Anlat İstanbul

Masallara göndermeler yaparak, İstanbul'daki bir kaç insanın hayatını, bu hayatların birbiriyle kesişmelerini çok güzel bir dille anlatan güzel bir film. Filmin oyuncu kadrosunun büyük bir kısmı Bir İstanbul Masalı dizisi ile aynı (Kudret Sabancı'dan kaynaklanıyor sanırım bu durum). Ve genel olarak oyuncu kadrosu ve oyunculuklar oldukça hoşuma gitti :)

Gegen Die Wand (Duvara Karşı)

Yıllardır adını duymama rağmen, izlemekte geciktiğim bir filmdir bu. Filmin başlangıcı, akışı, sonu oldukça iyi tasarlanmış bence. Sevgi, kıskançlık ve bunların doğurduğu durumlar bence farklı bir açıdan ele alınmış. Bilmiyorum ama film bana tercihlerimiz ve sonuçlarının tamamen elimizde olduğunu gösteriyor sanki :S

Barda

Her ne kadar genç oyuncuların oyunculuğunda beni rahatsız eden bir şeyler olsa da, bu filmi oldukça beğendim. Özellikle Nejat İşler ile burada yine karşılaştım ve bence inanılmaz güzel bir oyunculuk sergilemiş. Fikret Kuşkan'la beraber son dönemlerde hem karizma, hem de oyunculuk olarak beğendiğim yegane aktörlerden biri olmayı başarıyor :) (Bu ilginç bir cümle oldu farkındayım) Bu filmi izlemeden önce bu filmdeki olaylara konu olduğu söylenen gerçekten yaşanmış olayı okudum. Bu yazıyı okumasaydım filmi abartılı bulabilirdim, ama gerçekten böyle şeyler yaşanıyor diyebiliyor insan. Bu arada filmin sonu bana nedense izlerken Dogville filminin sonunu hatırlattı.
İzleyenler bilir, orada da son sahnede intikam konusu işleniyordu. Ayrıntıya girmiyorum, izleyin öyle yorumlayın :)

Yaşamın Kıyısında



"Senaryosu Fatih Akın tarafından yazılan, Yaşamın Kıyısında adlı sinema filmi projesi yine Fatih Akın'ın yönetmenliğinde, Temmuz-Ekim 2006 tarihleri arasında, Hamburg, Bremen, Istanbul, Karadeniz Kıyıları ve Trabzon'da çekildi. Başrollerini Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Patrycia Ziolkowska, Nursel Köse ve Hanna Schygulla'nın paylaştığı 2007 Cannes Film Festivali'nde en iyi senaryo ve özel ekümenik jüri ödülünü kazanan film Türkiye'de 26 Ekim 2007 tarihinde gösterime girdi."

Pamuk ipliğine bağlı yaşamlar, birbirini arayan ama bulamayan insanlar. Özellikle bu birbirini arayan insanların bazı sahnelerde aynı ortamda, neredeyse yanyana olması ve birbirlerini tanımadıkları için birbirlerini ararken bulamamaları güzeldi.

Kaynak : Yaşamın Kıyısında
IMDB Yaşamın Kıyısında

İtalyan Filmleri

Ege Üniversitesinde İtalyanca Haftası nedeniyle dört adet film yayınlandı. Ve kampüs içinde gösterilen bu filmlerin hepsine gittim. İzlediğim filmleri bilgilendirmek amacıyla yazıyorum. Uzun zamandır film izlemiyorum. Bu filmler son dönemdeki sıkıntılarım açısından ilaç gibi geldi. Evet lafı fazla uzatmıyorum ve filmleri adları ve bağlantılarıyla veriyorum.

İlk film Nefes Alıyorum (Respiro). Yönetmen Emanuele Crialese, filmde bir özgür ruhlu kadına deli gözüyle bakılması ve bu kadının yaşadıkları anlatılıyor. Film bence çok fazla sembolizm içeriyor. Bunları sürekli farketmek gerekiyor. Ayrıca bazı sahneler ilkel komünal toplum yaşamını, bu toplumda birey olmanın sonuçlarını düşündürdü. Hayvansal içgüdülerin insana neler yaptırabileceğini de hatırlatan bazı sahneler de vardı. Son olarak ilgimi çeken bir nokta yönetmenin sahnelerde sürekli bir şekilde insan barındırmasıydı. Boş manzara sahnesi hatırlamıyorum.

İkinci film, Federico Fellini'den Hatırlıyorum (Amarcord). 1973 yapımı bu filmde küçük bir kasabadaki yaşamı anlatıyor, bir çocuğun gözüyle.


Üçüncü film, yine Federico Fellini'den Aylaklar (I Vitelloni). Bu filmde de bir sahil kasabasında yazın turizm sayesinde yapacak bir şeyler bulabilen, kışın ise yapacak bir şey bulamayan küçük burjuva arkadaşların yaşadıkları anlatılıyor. Bu kişiler sürekli kasabadan uzaklaşmak istiyorlar, ama gitmiyorlar.

Son film olarak Che ne sarà di noi'yi izledim. İtalyan üç gencin liseden mezun olduktan sonra Yunan adası Santoriniye geleceklerine karar vermek üzere gitmelerini konu alan bu film beni oldukça etkiledi :)

Uçurtmayı vurmasınlar




Uçurtmayı vurmasınlar filmini küçükken (ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum) izlemiştim. Aklımda fazla bir sahnesi kalmamış. Düşününce gelen tek sahne Barış'ın ve İnci'nin havaya bakması geliyor aklıma, belki de bu afişte olan bir sahnedir bilmiyorum, ama işte film hakkında bu kadar az şey hatırlarken bu film sürekli olarak -adının güzelliğinden olsa gerek- hep aklımda olan bir filmdi. Az önce Cine 5 kanalında filme rastgeldim. Bir süre izledim, ama başından izlemem gerektiğine karar verip bıraktım izlemeyi ve hemen gelip bu yazıyı yazmaya başladım. Bu film gerçekten güzel bir film. Barış'ın gözünden hapishaneyi görüyoruz, siyasi mahkumları, çabalarını ve diğer mahkumların bu siyasi mahkumlara (düşünce suçlularına) bakışını görüyoruz. Ya aslında izlemek gerekiyor. Anlatamıyorum izlerken yaşattığı duyguları )-:

Bağlantılar:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ucurtmayi+vurmasinlar
http://tr.wikipedia.org/wiki/Uçurtmayı_Vurmasınlar

Hafta sonu

Cumartesi günü Libertarias'ı izledim. İspanya iç savaşına aşırı derecede ilgi duyduğum ve üniversiteye yeni başladığım dönemlerde film festivaline İzmir'e geldiğinde gitmeyi başaramadığım (Land and Freedom (Ülke ve Özgürlük)'ı böyle bir festivalde izlemiştim (-: ) ama giden arkadaşımın tavsiyesi aklımdan hiç çıkmayan bir film olduğu için sonunda izlediğime sevindim. İspanya iç savaşı hakkında yapılmış ve konusu kadın hakları olan önemli filmlerden bence. Sonu elbette İspanya iç savaşı gibi bitiyor. Pazar günü Çağatayca günlüğünde adını gördüğüm London to Brighton filmini izledim. Konu oldukça sinir bozucu. Sonu beklediğim gibi bitmedi. Ama film etkileyiciydi. Fazla söze gerek yok. Daha önce Lilja 4 ever ile aynı etkiyi yarattı bende. 

V for Vendetta

Uyumadan izlediğim son film oldu V for Vendetta. Geçen yıl yayınlanmış ama benim dün akşam izleme şansım oldu. Shakespeare'den yapılan alıntılar ile daha da güzelleşti film benim için.

V karakterinin devrimci kişiliği, sözlerine yansır:

"Bu maskenin altındaki et ve kemiklerden oluşan yüz, benim benliğime ait değil."
"Bu maskenin altında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, ve fikirler kurşungeçirmezdir!"


"Sistemi sorgulama" ve "düşünmeye itme" üzerine kurulu senaryosu aklıma Equilibrium ve tabiki Matrix filmlerini getirdi. Arka arkaya izlemek güzel olabilir.

Kaldırım Serçesi


Geçtiğimiz İstanbul Film Festivali'nde izleyebildiğim filmlerden en başarılı bulduğum filmdi "La Mome". Efsanevi şarkıcı Edith Piaf'ın hayat öyküsünü konu alan film, benim gibi Edith Piaf hayranı olmayanların bile çok keyifli bir 140 dakika geçirmesini sağlıyor.

Geçtiğimiz cuma günü sinemalarda gösterime giren filmin en göze çarpan özelliği kesinlikle kusursuz bir makyaj ve ses çalışmasıyla Edith Piaf'a tıpatıp benzetilen ve bu benzerliği mükemmel bir oyunculukla tamamlayan başrol oyuncusu Marion Cotillard. Bunun yanında, Edith Piaf'ın bir dünya starı olmasını sağlayan o eşsiz şarkıları ve büyüleyici sesi film boyunca bize eşlik ediyor. Bu ses, melodiler ve eğer Fransızca bilmiyorsanız hiç bir şey anlamayacağınız sözler dimağınızda o kadar kuvvetli bir iz bırakıyor ki, dediğim gibi benim gibi Edith Piaf hayranı olmasınız bile filmden çıkınca büyük ihtimalle hemen bir albümünü edinmek iseyeceksiniz.



Bağlantılar:
http://www.imdb.com/title/tt0450188/

Kader

Zeki Demirkubuz'un Kader filmini izledim. Böyle bir aşk olabilir mi diye sordum kendi kendime. Başıma böyle bir şey gelebilir mi (İnsanın kendisini filmin baş kahramanı yerine koyması) diye. Bu filmin ödül alması boşuna değil. Şimdi Zeki Demirkubuz'un diğer filmlerini de izlemem gerekecek :)

Ayrıca bahsetmek istediğim bir başka konu, dün televizyonda "Oradaydım" belgeselinde Tarık Akan Sürü filminin nasıl çekildiğini anlatıyordu. Tarık Akan yaşadıkları zorlukları, göçerlerin hayatlarını, parasızlık ve bu kadar güzel bir şaheserin ne zorluklarla ortaya çıktığını anlattıkça filme olan saygım arttıkça arttı. Sürüyü izlemeyenler için söylemek zorundayım, izlemedikçe Türk Sinema tarihinde bence önemli bir yere sahip olan bir şaheseri kaçırıyorsunuz.