Bilgisayar alanından hareketle yaşamla ilgili her şeyi paylaşmaya çalışan arkadaşların oluşturduğu kollektif bir günlüktür.
Diyarbakır Güneş Evi
Diyarbakır'da Suriçi'ni ve Güneş evini ziyaret ettim. Suriçi bildiğimiz "arka mahalle". Her yer çocuk kaynıyor. Çok fazla çocuk var. Dikkat çekiyor. Suriçi tarihi olması, camileri, kiliseleri (Süryani, Keldani, ...), dengbej eviyle dikkat çekiyor. Dengbej evinde bizim gibi şanslıysanız sizi yaşlı amcalar güzel bir şekilde ağırlıyor. Dengbej nedir derseniz Kürt ozanlarına verilen ad, ses sanatçısı diyebiliriz. Bir örnek için : http://www.youtube.com/watch?v=nEsXsPBkuec (Bu videodaki Dengbej amca bizi ağırlamıştı :) )
Güneş evi belediyenin yaptığı çok güzel bir çalışma. Tamamen yenilenebilir, özellikle güneş enerjisiyle gerçekleştirilmiş bir ev bu. Dışarıdan hiç enerji hattı yok. Güneşin fotonlarından yararlandığı için (oradaki görevlisi böyle dedi :) ) güneş bulutların arkasında olsa bile işe yarıyor. Isıtma ve soğutma için toprağın belli bir derinliğindeki sabit ısıyı kullanıyor. Diyarbakır'a yolu düşenlere Dengbej evini, Suriçi'ni ve güneş evini gezmelerini öneririm. Bir ayrıntı benim gittiğim dönemde sürekli olarak jetler uçuyordu, alışkın olmayan benim için bayağı rahatsız edici olmuştu sürekli jetlerin uçması. Heryerde de asker ve polis binalarının olduğunu, bazı sokaklarda panzer, akrep gibi araçların sürekli durduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.
Fotoğraf paylaşamayacağım, makineyi Mardin'de kullanması için kardeşime bırakmıştım. Herşeyi aklıma kazıdım mecburen :)
Uçurtma
6 aydır meskenim Istanbul, ama ancak gidebildim adalardan birine. Heybeliada'ya gittik bu haftasonu; küçük planlar yapmıştık, hepsini uyguladık.
Önceden öğrendiğimize göre deniz otobüsü 40 dk, vapur ise 80 dk da varıyormuş. Kabataştan deniz otobüsüne binmek için www.ido.com.tr 'den yararlandık, deniz otobüsü saatine göre 20 dk önceden oradaydık. Ama deniz otobüsü dolmuştu, 400 kişi alıyormuş, ayakta yolcu almıyormuş. Bir sonraki 2 saat sonra!!
Hemen yanda vapur iskelesi de vardı. Ve vapur için 40 dk beklememiz gerekiyordu, 40 dk da yolda kaybedecektik. Yinede bu hazırlık boşa gitsin istemedik ve vapura razı olduk. Vapur ücreti yaklaşık 1.9 ytl. ve dolmuş gibi, ayakta giden insanlarla birlikte kapasitesini iyice zorluyordu.
Bir güzel olay, vapurda satış yapan insanlardan biri birden bire bağıra çağıra birşeyler tanıtmaya başladı; plastikten yapılmış 5 cm lik boru tarzında bir limon sıkacağı, 2 tanesi 1 ytl :). İşe yarar mı bilmiyorum ama adam o kadar başarılıydı ki, kendimi Kemal Sunal veya Şener Şen'i izliyor gibi hissettim. İşimize yaramasa da, bizde dahil, 3-5 tane alanlar oldu.
80 dakika sonra adaya vardık. Elimizde birkaç ay önceden aldığımız uçurtmamız, bisiklet kiralayacak bir yer aramaya başladık. Yalnız bir yer vardı, ve bisikletler kötüydü. Başka yer göremediğimiz için bu ilk görüdğümüz yerden kiraladık. Sahil caddesinde bisiklet sürülmüyormuş, yanımızda bisikletler yürümeye başladık; 1,2,3.. bir sürü bisikletçi ve kiralar daha ucuzmuş. Tecrübe oldu diye avunalım; "İlk gördüğün yerden , hem de döküntü, bisiklet kiralama".
Bisikletleri sürecek yer vardı vapurdan bakınca, ama 500 m sonra tam ağaçlıklara gelmişken hoopp dediler, giriş ücretli. WC, plaj v.s. herşey ücretli. Ona göre parasız gitmeyin. Orası da İstanbul gibi, herşey para; çok farkı yok.
Girdik, bisikletimizi sürmeye başladık; izmirdeki sağlam, atak, şimşek gibi bisikletlerimizi andık, ne güzelmiş onlar meğer. Boş bir alan aramaya başladık her an elimde kalacak hissiyle sürdüğümüz, sürerken kapı gıcırtısı sesleri çıkaran kiralık bisikletlerimizle; uçurtma uçurmamız gerekiyordu...
Çoçukken birkaç defa uçurmuştuk ama kendimiz değil büyüklerimiz yükseltmişti hep, bize birkaç dakika ipi tutmak düşüyordu sadece. Bir alan bulduk, rüzgar azdı, ama uçurtmamız iyiydi; çin yapımı, herşeyi hazır 3 liralık bir uçurtma. Saatlerce uğraşıp kamıştan yapılan, elimize illaki kıymık batan o günleri aratıyordu tabi ama, bizim ne malzememiz vardı ne vaktimiz. Düzen bunu gerektiriyordu zaten; Çinli yapacak, Batılı satacak, bizim gibilerde atalarından kalanlarıda satıp uçurtma uçuracak.
Gümüldür'de çadır kampı
Günlük olarak da kullandığım bu çanta, aslında normal hayatta ihtiyaç duyma olasılığımın çok az olduğu, anneme göre ıvır zıvır, bence önemli bir çok araç-gereçle dolu. Al ve çık, nereye istersen. Bu defa kamp yapmaya çıktım çantamla.
Bir buçuk yıl sonra yine çadır kurabilmenin hayaliyle 9 saatlik yol, eşya taşımak, alışveriş de bir çırpıda oluverdi. Hedef Gümüldür, Hipokamp; Denizatı tesislerinin kamp yeri.
Gördüğümüz diğer kamp alanlarına kıyasla daha bakımlı, daha güvenli bir yer burası. Denizatı otelinin olanaklarından faydalanailiyor olmanız ve sağladıkları olanaklar fiyatlarına da biraz yansımış ama hakediyorlar. Çadır için 9, kişi başı 13 ytl ile kalıyorsunuz günlük.
Çam ağaçları altında, iki adım ötede berrak ve sakin bir deniz (biraz tuzlu ama) ile karşıladı bizi gümüldür. "Kafa dinlemek" için iyi bir yer; etrafta koşturan fazla insan da yok.
Mangal yakma da, bizim için önemli bir unsur, izin verilen bir etkinlikti. Çok rüzgarlı olduğu için sahilde yakmak zorunda kaldık ama olsun, güzeldi.Saatte kaç km hızla esiyordu bilmiyorum, çok çektirdi bize rüzgar. Bu kadar rüzgarlı bir havada mangal yakabildiğimiz için kutluyorum kendimizi, tam bir takım çalışmasıydı. Katlanır sandaleyemizin birkaç defa uçması, pişirdiklerimizin kumlara bulanması (yıkayıp tekrar pişirdik :)) sağa sola fırlayan tabaklarımız, poşetlerimiz arada lanet okumamıza neden olsalarda keyfimizi kaçıramadı mangal başında.
Deniz ve doğanın tadını çıkardık 2 günde de olsa. Bir kamp macerası da böyle bitti...
Sofya
Galata Kulesi
2003 yılında kpds için Ankara'ya gitmiştik. O zaman İzmir'de yapılmıyordu henüz. Sınavdan sonra da gezmek gerekiyordu haliyle. Ankara’da gezmek için akla gelen çok yer olmadığı için ulaşımı da kolay olan Ata Kule’ye gidelim demiştik. Kuleye çıkış 10 milyon lira’ydı. O yıl için, bir de öğrenciyseniz, yüksek bir rakamdı bu; İzmir Ankara tren bileti bile 7 milyon gibi bir tutarken bu rakamı ödemek istememiştik ve hemen aşağıdaki botanik parkını gezip dönmüştük.
Geçen yıl askerlik için yine Ankara’ya gidince Ata Kuleye çıkmayı tekrar denedim; çıkış ücreti 2 ytl olmuştu. Sadece 2 ytl. Çıktık tabi, hatta bizi ziyarete gelen herkesi de çıkarınca, ben 4-5 defa çıkmış oldum J Ankara’da bakacak bir şey olmadığını görmüş olduk her seferinde.
İstanbul Tekrar Yeniden

Oradan çıktıktan sonra biraz daha İstiklal'de dolaşıp yemek yemek için Canım Ciğerim Bilmem ne usta'da oturduk biraz. Ve bu oturuş servisin hızından dolayı biraz uzun sürdü :) Üstümüz başımız buram buram duman koktu. Vaktimizi aşınca düğün hazırlıklarına başlamak için (sanki biz evleniyoruz, ne hazırlığı sadece pantolon gömlek giyilecek) eve döndük. Hazırlandıktan sonra ne hale geldiğimizi gösterebilmek için ikinci asker fotoğrafımızı çekildik. Aşağıda bu muhteşem fotoğrafı görebilirsiniz :D

Benim asıl anlatmak istediğim kısım düğün kısmı aslında. Böyle uzun bir yolculuk ve değişik düğün salonunu uzun zamandır yaşamamıştım. Düğün Sophia Çengelköy adlı düğün salonundaydı. Elbette adresi almıştık ama düğün salonunu bulabilmek için Boğaziçi köprüsünden Üsküdar'a kadar gittik, oradan dolandık yine Boğaziçi köprüsüne döndük, altından Çengelköy'e geçtik. Bir kaç kişiye sorduktan sonra tam düğün salonunun önüne geçtik. Böylece hayatımda ilk defa gittiğim Anadolu yakasının sahilini şöyle bir arabanın içinden görmüş oldum. Planımız istediğimiz gibi işlediği gibi, tam saat 20'de salona vardık.
Bayağı ayrıntılı anlatıyorum ama düğünü kaçıran arkadaşlarımızın hayıflanmasını istiyorum (hangi arkadaşlar, onlar kendilerini bilirler :) )
Şimdi düğün salonu dışarıdan oldukça güzel gözüktü. Yukarıda verdiğim bağlantıda ayrıca salonu inceleyebilirsiniz. İçeri girdik; güzel, nezih ve geniş bir ortam. Yuvarlak masalar, içeri geçince zaten bizi tanıyan biri karşıladı (Bizi tanıyanlar oldukça az olduğu için bunu vurgulamak istedim). Hemen Ege Bilmuh tayfasının oturduğu masaya götürüldük ve oraya yerleştik. Bir selamlaşma, konuşma faslından sonra gelin damatın içeri gelme zamanı geldi. Anons yapıldı ve biz var olan bütün kapıları gözlerimizle araştırmaya başladık. Fakat beklediğimiz gibi çıkmadı, gelin ve damat uçan bir gondolun (aşk kayığı imiş adı :D, bana nedense Cehennem Kayığını hatırlattı, acaba bilinçaltında evlilik'i bir cehennem olarak mı görüyorum acaba :S :D ) içinde havadan geldiler. Döne döne piste inen gondol havadayken damatın ellerini siyasiler gibi sallaması da hoş bir anı olarak aklımızda kalacak :) Evet, düğün salonunun güzelliği bununla da bitmiyor. Kısa film atölyesine devam eden Osman kamera mekanizmasını görünce, biz de bundan bir tane alsak diye düşünmeden edemedi. Kamera Crane denen sistemi kullanıyordu. Ayrıca çekilen görüntü doğrudan bir ekrana yansıtılarak davetlilerin izlemesi sağlanıyordu. Neyse, işte yemek servisi de iyi olunca insanın zevki artıyor. Normalde bir düğünden bu kadar zevk almak kolay değildir. Çoğu erkek gibi sadece kamerada gözükmek için çıkıp bir iki kere oynadık. Ve çoğu evlenmemiş erkek gibi damata düğün kalitesini arttırdığı için sitem ettik. Biz şimdi müstakbel gelin adaylarımızı daha düşük bir düğün için nasıl kandıracağız :D
İkinci gün tamamen yürümeye yönelik geçirdiğimiz bir gün oldu İstanbul'da. Güzün bütün görkemiyle şehrin üstünde olduğu bu dönemde benim en büyük isteğim ağaçların bol bol yaprak döktüğü bir yerde yaprakları çıtırdatarak, sorunlu olarak geçirdiğim Ekim ayını, muhteşem Kasım ayına başlayarak geride bırakmaktı.
Mehmet ile beraber Tophane'ye inerek, ilk defa oraları ziyaret ettik. Mimari yapıları inceledik ve oradan Tramvay kullanarak (Tramvay beklerken yanlış yöne binmemiz de, yanlış tramvay gelirken Mehmet'in tramvayı çek demesi de güzeldi, tabi geç te olsa kafamız çalışmaya başladı ve yanlış tarafta beklediğimizi anladık :) ) Sultanahmet'e giderek daha önce görmediğimiz Yerebatan sarnıcını ziyaret ettik. Şansımızdan bir kafileye denk geldik, biraz kalabalık bir ziyaret oldu ama böyle inanılmaz bir sarnıcın nasıl inşa edilmiş olabileceği sorusu aklımda döndü durdu. Osmanlılar'ın sarnıcı buldukları zaman ne olduğunu anlayamamaları da ayrı bir not olarak aklımın bir köşesine yazıldı. Daha sonra oradan yürüyerek Eminönü'ne inmeye karar verdik. Bunu tamamen Eminönü çarşısı ve Galata köprüsünü yaya geçmek için yaptık. Sultanahmet'ten, Karaköy'e kadar yürüdük. Ve doğru bir karar alarak Gülhane parkının içinden geçtik. Ağaçlar boldu ve yapraklarını dökmüşlerdi :)
Parka girerken közlenmiş mısırımızı da almayı unutmadık. Tabi her zamanki gibi İstanbul'da mısır satıcısı gibi ilginç insanlarla karşılaşmasak olmuyor. Mısırı bize kağıtla veriyordu, biz yaprak istedik, alın dedi biz de doğrudan aldık. Tuzlamasını istedik sallayan yoktu biz de tezgahtan tuz şişesini alıp kendimiz tuzladık. Adamın ne amaçla orada olduğunu çözemedik :D Daha sonra Gülhane parkına girince, iki erkek olarak girdiğimize biraz pişman olduk :D gidilebilecek tüm yollardaki banklar çiftler tarafından işgal edilmişti. Gerçi Yerebatan sarnıcının gözden ırak bir noktasında bile gizlenmiş bir çiftle karşılaşan bizler için bu çok şaşırtıcı olmadı (o gizlenen çiftin biz onlara yaklaşınca - fotoğraf çekmem gerekiyordu - tamamen alakasız bir konuda sohbete başlamaları da ilginçti tabi). Neyse, işte aşağıda göreceğiniz fotoğraftaki kişi benim, ve Gülhane parkında çekildi. Hoşgeldin güz diyebilmek için özellikle bu fotoğrafı çekildim. Burada yaprak çıtırdatma eylemini bana hatırlatan ilgili blog yazısını belirtmeden geçemeyeceğim.

Karaköyden yine İstiklal caddesine dönüp, son İstanbul gidişimde yaptığım gibi (Ekim başında gitmiştim) Mehmet ile beraber geberene kadar Cihangir, Beyoğlu, İstiklal caddesi olmak üzere dolaştık durduk. Bu Beyoğlunda dolaştıkça her seferinde yeni bir şeylerle karşılaşıyor insan. Yeni mekanlar, yeni binalar görüyor. Oldukça eğlenceli, ama bir o kadar yorucu bir deneyim :D
Bu kadar yazdım ama size ne faydası olur bilmiyorum. Zaten İstanbul'da yaşıyorsanız, bütün bunlara fırsat buluyorsanız yapmadan duramıyorsunuzdur. İşte İstanbul'da yaşıyorsanız ama bunlara fırsat bulamıyorsanız terkedin İstanbul'u, başka şehire taşının hafta sonları bunları yapabilmek için İstanbul'a yolculuk edin :)
Anadolu Medeniyetleri Müzesi
Müze içerdiği eserler açısından çok iyi olmasının yanında, iç tasarım ve sergileme de gayet başarılı yapılmış.

Sonuç olarak Ankara'da görülmesi gereken ilk 4 yeri şöyle sıralayabilirim:
1)Seymenler Parkı
2)Anadolu Medeniyetleri Müzesi
3)Eymir Gölü
4)Etnografya Müzesi
Küçükkuyu ve Assos
Aman gitmeyin. Herkes giderse böyle güzel kalmayacaktır çünkü Küçükkuyu. Hemen yanıbaşındaki Altınoluk'un binalarla dolmuş tepelerini, deniz kıyısını görünce umutsuzduk Küçükkuyu'da böyledir heralde dedik ama yanıldık. Sevindik yanıldığımıza; az yerleşimi, kendi halinde insanları ile sakin, kafanızı dinlemeniz için çok iyi bir yer.
Kaldığımız yer, Gürel Motel; çok güzel bir bahçesi var. Sabah erken saatte sessiz ve tertemiz bir havası oluyor. İşleteni ve çalışanların ilgisi ile burda kalmaktan çok keyif aldık.
Küçükkuyu'nun merkezinde birkaç büyük market var. Ancak otele yakınlardaki alışveriş yapılabilecek tek yer; plastik toplar ve değişik şekerlerde satan eski bakkalardan biriydi. Ama ne isterseniz var bu bakkalda. Biraz ilerde manav ve kasap da bulabilirsiniz. Buradan aldıklarımızı, otelin mangallarında güzelce pişirip yedik.
Bir diğer yemek keyfi de limanda bulabileceğiniz balık lokantaları olacak. Ayvalık Alibey Adası limanına çok benziyor burası. Balık ile birlikte ve salatanıza mutlaka zeytinyağı isteyin, beğeneceksiniz. Liman civarındaki birkaç zeytinyağı dükkanından eviniz için alışveriş yapabilirsiniz.
Otel civarında gezerken, arada motoru ile börek satan adamı yakalarsanız, kır pidesi almayı unutmayın.
Asoss'a gitmeyi düşünürseniz ve aracınız yoksa, tecrübemiz, küçükkuyunun içine kadar (25 dk) yürümeniz ve saat başı kalkan minibüslerin kalktığı yerden binmeniz. Yol üstünde bekleyerek olmuyor, kaçırıyorsunuz :(
Asoss yolu biraz dönemeçli, mide bulantınız varsa bilginiz olsun. sandalet ile gitmeyin, yürümek zorlaşıyor.Alternatif yaşam günlüğünde pek çok defa konusu geçen imeceevi de küçükkuyu'ya 20 km mesafede. Vakit bulamadığımız için bu defa ziyaret edemedik ama Murat ziyaret etmiş ve izlenimlerini yazmıştı.
Kuzey ege akdenizden biraz farklı, ama yinede güzel.
Karşılaşmalar
Birkaç ay önce İstanbul'a gittim. Kısıtlı zamanımız olsa da şehri turist gibi gezelim istedik (çok da bildiğimiz söylenemez zaten). Her gittiğimde önünden geçtiğim bir klise vardı ama hiç girmemiştim içeri. Bir girelim bakalım 10 dk dedik. Kapıda "St. Antonio Di Padoa Kilisesi" yazıyordu. Çok güzel bir binaydı. Büyük bir giriş kapısından girince, duvarları büyük resimler, camları vitraylar ile süslenmiş, kenarlarda küçük heykelleri ve her iki yandaki duvarlarda yanan mumları olan çok geniş bir salonda bulduk kendimizi. Farklı bir ortamdı. İçerinin güzelliğine kapılmışken, yüksek ve kızgın bir sesle, biri insanları yönlendirmeye çalışıyordu. Sanırım klisenin sorumlularından biriydi. Birden bu kişiye takıldım kaldım. Önceden tanıyordum sanki. Ama nereden?
Yanına gittim, o da bana baktı, öyle kaldık bir süre. Sonra ben sordum: "Sizin Antakya ile ilginiz var mı?". "Evet, orada büyüdüm" dedi. "Sen Gazel misin?" dedim. "Tanıyamadım sizi" dedi.
Karşımdaki insan benden 8-9 yaş büyük, biz daha sokakta top koştururken askerlik ve iş gibi sorunlarla boğuşan, ama bir türlü kimseye yaranamayan, akşam babasından herkesin önünde azar işiten, mahallede yeri gelince dalga geçilen "Gazel"di. Ama çok değişmişti. Sarı olarak hatırladığım saçları siyahlaşmış ve dökülmüştü. Durgunlaşmıştı.
"Ben mahalledeki avukat vardı ya, onun oğluyum" dedim. Hemen tanıdı, babamın adını söyledi ve ikimizde gülmeye başladık. O güne kadar neler yaptığımızı anlattık birbirimize; çok mutlu olmuştu. Eskiden beri tanıdığı birini görmek ve memleketini konuşmak benim kadar onun da hoşuna gitmişti.
Bizi bırakmadı, kliseyi gezdirdi, anlattı. Girilmez yazan yerlere bile girdik. 10 dk için girdiğimiz yerden 1 saat sonra çıkabildik :)
Hayattaki küçük karşılaşmalar, bazen geriye gitmemize neden olabiliyor, ilerisi için farklı kararlar almamıza ve yüzümüzde bir gülümsemeye neden olabiliyor.
Sığacık Akkum Sahili
Üçkuyulardan Seferihisar dolmuşuna binin(3.5 ytl). Seferihisar otogarında inin Akkum dolmuşuna binin (1.2 ytl). Büyük Akkum'da inin.
İki farklı plajı var buranın, Büyük ve Küçük Akkum. Küçük olan daha az rüzgar alıyor, o nedenle hemen özel sektör el atmış, giriş paralı. Büyük Akkum ise daha geniş bir sahile sahip ama biraz rüzgarlı, hatta biz gittiğimizde küçük çaplı bir kum fırtınası vardı :)
Sahili güzel, rahatsız edici bir insan kitlesi yok. Rüzgara rağmen su çok temizdi ve kayalık oranı çok az. Rüzgar sörfü yapılabiliyor, biz üç örneği izledik. Fotoğraflar da gerisini anlatır sanırım.
Eymir Gölü - Ankara
Bizde bir şekilde girdik içeri. Burada uyguladığımız kural Ankara'dan neler öğrendim başlıklı yazımdaki ilk kural. İyiki de girmişiz. İlk görüşte bozkırdan bozma olarak düşündüğüm bu şehrin güzel yanlarının da olduğunu görmek sevindirdi beni. Bu da aynı yazımda geçen ikinci kuralın kanıtı. Farklı bakmak gerek güzellikleri görmek için.
Su, ağaçlar, kuşlar, ördekler, tavşanlar gibi doğal yaşam üyeleri ile birlikte minderinize yayılıp çay, kahve, gözlemeleri mideye indirebileceğiniz güzel ve samimi bir ortam burası. Etraftaki tavşanları kovalayabilir, yakalarsanız oynayabilirsiniz burada; ben yakalayamadım, yakalanmışı ile oynadık :)
ODTÜ arazisi içerisinde bulunan Eymir gölüne arabayla gitmek gerekiyor. Bisikletiniz varsa birlikte götürün derim.
İşte birkaç fotoğraf Eymir'den:


Çanakkale Gezisi
Aşağıda çekmiş olduğum resimlerden (400 civarı resim çektim :) ) seçtiğim 5 tanesini görebilirsiniz:
Köy havası - Hamamözü
Arada bir farklı yaşam tarzlarının da olduğunu hatırlamak, ilerisi için yaptığım planları da etkiliyor tabii. Fotoğraflar anlatabilir mi bilmiyorum ama, ilk fırsatta gidin yakın bir köye; yaşamın ve doğanın güzelliklerini hatırlayın.
Kendi halinde küçük bir kaplıca da var Hamaözü'nün merkezinde; buraya da uğrayabilirsiniz fırsatınız olursa, dinlendiriyor insanı iyice. Yalnız fazla kalmayın ilk defa giriyorsanız, çıkışta içeriye göre oksijen fazla geldi ve kendime gelemedim bir süre :)
işte birkaç fotoğraf:


Mors alfabesi
Mors alfabesini öğrenmek ileride hayat kurtarabilirmiş gibi geliyor ama tabi teknolojinin bu kadar geliştiği bir dünyada bu kadar basit bir şey nasıl işimize yarayabilir diye düşünebilirsiniz.
Bağlantılar:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Mors_alfabesi
Dario'nun Yolculuğu
Antakya Yazısı (İngilizce ama çok da iyi çevrilmiş sayılmaz :P)
İnsanın canı bir yerlere gitmek istiyor yazıları okuyunca :(
İstanbul
Akademik katkısı büyük olmasa da, güzel bir çalışma olmuştu. Katılım beklediğimden çok daha iyi ve kaliteliydi. EMO izmir yönetimi de yalnız bırakmamıştı bizi. Sunum yardımcısının Emre'nin kardeşi olmasını, oturumda karşılaştığım ve üzerimizde çok emeği olan Ahmet Kaşlı hocamı görmek tamamlayınca ayrı bir güzel oldu.
Malzemeyi ben toplamıştım ama pişiren ve tabaklara koyan olmasa hiç birşey olacağı yoktu, sonlanmayacaktı. İki kişi olunca bile birşeyleri çok daha rahat üretebiliyorsunuz; teşekkürler Meltem.
Sempozyumun iyi hazırlanışı bir yana, arkadaşlarımı görebilmekti asıl mutlu eden. Zaten sırf bu nedenle ve birde İstanbul'u onlarla gezebilmek için gitmeyi planlıyordum. Gezme fırsatım oldu da :). Osman ve Levent, 5 dakika boş bırakmadılar beni, her şey düşünülmüştü; ve çok kapıştık hesap ödemek için. Mükemmel muzlu-krokanlı pastasından heralde, Barcelona pastanesinde de hesap ödemede başarısız olunca; ara sokaktaki kahvecide kasaya doğru attığım depardan, bizimkiler önce dumur oldu sonra gülmekten yarıldı :). Eve dönüş yolunu tuttuk. Güzel bir uyku; yatağından ettiğim Zeki'den özür dilemem gerek, ve Osman, herşey için teşekkürler.
Gelmişken birde Ayasofya'yı görelim dedik. Öğleden sonra 4 te kapanıyormuş meğer. Bunu da bizi yabancı sanıp ingilce konuşan birinde yine ingilizce konuşarak öğrendik. Adamı mahçup etmeyeyim diye bende öyle devam ettim, sonra "where are you from?" diye sordu, attım tabii aksanlı bir şekilde "Italiano" diyerek; nerden bileyim adamın italyanca da bildiğini. Vınn, arkana bakmadan, "thank you" deyip kaç :). Önümüzde Sultan Ahmet Camisi. Böyle bir yapı, adam gibi bir koruma önlemi alınmamış ve hafif yıpranmalara maruz kalmış olsa da inanç(ve tabi şan, gösteriş gibi etkenler) uğruna yapılabilecek ve görülebilecek en güzel yerlerden biridir heralde. Bu kadar çok işlenmiş mermeri bir arada görmemiştim hiç.
İstanbullu değilseniz size tüm ulaşım yolları 1.3 YTL. Koyduğunuz yol parasına şaşırabilirsiniz. Çünkü çoğunlukla iki araç kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Herkes koşturuyor, herkes sinirli. "Yaşamak istemem artık aranızda" diye düşünüyor insan. Ve üzülüyorsunuz, harcanan kültüre, tarihe ve yapılara. Nereye baksanız tarih var bu şehirde, değeri hiç mi bilinmez?
Böylece bir macera daha bitti(çizgi film sonu gibi oldu), ve bir sunum daha yapıldı. Sempozyum kartlarını da biriktiriyorum, ne yapacaksam. Şimdilerde başka bir çalışmamız daha var: yapay zeka ve RFID üzerine, iki kişiyiz yine. Birde bize doğrudan hiçbir katkısı olmayacak bir yazılımın peşinde koşuyoruz, üç kişiyiz burada da. Ne kadar kalabalıksak o kadar büyük çalışabiliyoruz, ne kadar uyumluysak o kadar üretebiliyoruz. Vakit az, iş çok. Yapılanlara katılımı kabul ediyoruz, yapılmasını istediklerinizi tartışıyoruz. Umarım sonunu getirebiliriz tümünün.
Wikitravel
Not: Sanırım Türkçe desteği yok, aslında sanmaktan öte öyle bir destek göremedim. Belki de gönüllüler bu işe bir el atıp Türkçe desteği ekleyebilirler. Benim gönüllü olmam için öncelikle vakit bulmam gerekiyor :)
Sığacık - Teos çadır kampı
Cumartesi günü sabahtan yola çıkamasak da, saat 13.30 gibi otogardaydık. Önce bayramda gitmek istediğim için Antakya biletlerini ayarlamaya çalıştık ama dört firmada da hiç yer yoktu. Sonra Seferihisar arabası bulmak için aranmaya başladık ki, Seferihisar'a otogardan araç kalkmadığını öğrendik. İşler yolunda gidemedi bir türlü.
Seferihisar'a gitmek istediğimizi duyan uyanık Gümüldür minibüslerinden biri(ki daha önce de benzer uyanıklığa sahip birtanesi bizi çileden çıkarmıştı, ama ders olmamış demek ki) ben sizi SeferiHisar arabasına bindiririm dedi ve 14 de İzmir otogarından Sığacığa gitmek üzere yola koyulduk. Aslında Gümüldür üzerinden gitmek yanlış oluyordu haritadan hatırladığım kadarıyla ama; yolu tam olarak bilmediğimiz, Üçkuyulara gitmek zor geldiği için ve Gümüldürdeki Denizatı kamp alanının açık olma ihtimali nedeniyle bindik bu minibüse. Yolu neredeyse iki kat uzatmıştık. Neyseki İzmirden, evimizden çok uzaklaşmamıştık.
Araçtaki yazlıkçı bir çift sayesinde en sonunda Seferihihar araçlarının olduğu, Ürkmez deki minibüs durağını da bulduk. Burada Cem Yılmaz benzeri, Karadenizli bir şöfor bizi karşıladı. Gerçekten iyi ve komik biriydi :). Seferihisar'a 24 km vardı daha.
Biz indik ve bu sefer de Sığacık'a araç beklemeye başladık. Araç bekleme ve minibüler çok acı çektirdi bize. Sonunda Teos orman kampı tabelasını gördük, ama o kadar. Son minibüste bizi gitmek istediğimiz yere uzak bir yerde bıraktı, 2 km kadar. İndiğimiz yerde pek de sevimli olmayan bir adam ve aynı sevimsizlikte bir çoçuğun işlettiği bir yemek yeri vardı. Biz şurayı arıyoruz, çadır kurulacak yer varmış burda dedik; adam istediğiniz yere kurun dedi. Dağ başında bir biz, bir onlar var. Görünürde deniz yok, biz çadır kuracakmışız. Yok birader biz sahibini, Özkan'ı aradık başka bir yer varmış burda deyince, o zaman daha yürüyeceksiniz siz dedi neyseki.
Yürü yürü, gelmez kamp alanı, Katrancı'yı anımsattı bize. En sonunda geldik. Bizden başka bir çadır daha vardı,ü o da numune olan :). Çadırımızı kurduk ve hooop denize. Sığacık'ta öyle hamam suyu gibi deniz olmaz diyordu yazılardan birtanesi; inanılmaz soğuktu su gerçekten. Yinede girdik, o kadar minibüs çilesi çekmişiz üstüne 2 km yol yürümüşüz, denize girmeyecek miydik?
Hava hemen karardı tabi, geç kalmıştık çünkü. Işık yok, Balıklıova'da da benzer birkaç saat geçirmiştim, karanlıkta da oltanın iğnesini elime saplamamayı öğrenmiştim orda :). Yaşayıp tecrübe kazanmak iyi oluyor gerçekten. Sığacık'ın havası daha sıcaktı ama. Üşümeden, sadece biraz korkarak uyuduk.

Sabah gerçekten mükemmeldi. Biraz yağmur çiselemiş, toprak nemli. Serin ve temiz bir hava. Güneş birkaç dakika saklanıp yine gösteriyordu kendini. Denizin dibi görünüyor, rüzgar karadan estiği için dalga oluşmuyordu. Kahvaltı ettik ve yine hooop denize. Su yine soğuk, olsun.

Bu koy gerçekten çok güzel ve temizmiş. Ama hafiften bir kirlilik başlamış, o da resmen bindiği dalı kesen işletmecinin, tuvalet çıkışını denize vermesinden kaynaklanıyor. Umarım bunu düzeltirler.
Eşyaları toplamak gerek. Bir buçuk saat alacak bir işti bu. Ona göre planlama yaptık, kahveler içildi(termosumuz 24 saat sıcak tutabiliyormuş suyu), atıştırdık ve tabiki yine denize. Çadırın ve eşyeların toplanması ile saat 16.30 olmuştu. Önümüzde 2 km lik yürünecek yol ve saatlerce beklenebilecek minibüler vardı. Ama birşeyler güzel gitmeye başladı ve biraz yürümüştük ki, yolda bizi kamyonetine alan Ege 74 yılı Mimarlık mezunu adam sayesinde Seferihisar garajina kadar gidebildik(tekrar teşekkürler). Burada da minibüsü hiç beklemedik :) ve tüm dönüş trafiğine rağmen 18. 30 da İzmir deydik. Evim evim güzel evim.
Kaş gezisi - 1. Gün akşamı
Yemek için hazırlanan iskele çok güzel görünüyordu, yarım saatte masalar, yemekler, her şey hazırdı. Güneşin batışını buradan izlemek... Yemek yine açık büfe ve bol çeşitliydi; gayet başarılı. Ama küçük bir sorun vardı: arılar. Yemek tabaklarının başına üşüşen arılar, olmaz gibi görünsede, tadınızı kaçırmayı çok da güzel başarıyorlardı ve bunları kaçırmak için yakılan kuru Türk kahvesi hiç bir işe yaramıyor, aksine bizi etkiliyordu. Ama çözümü bulduk, ertesi gün güneş batınca yemeğe başlamayı akıl edebildik :)
Ertesi gün için yat gezisine çıkmayı düşündük ve yemekten sonra Kaş'a gidip gerekiyorsa rezervasyon yaptıralım dedik. Sabah aynı minibüs ile geldiğimiz, otel çalışanlarından bir bayan yine minibüs bekliyordu. Bir kaç dakika içerisinde geçer derken, biraz karanlık biraz da sohbete dalıp hızla geçen minibüsün beklediğimiz olduğunu anlayamaık. Far bile yakmamıştı, o olamazdı. Biraz daha bekledik, yok, gelmedi. Kaç km oraya kadar diye sorduk, 1 km yanıtını alınca kendimden şüphelenmeye başladım. Bence en az 3 km vardı ama kadın inatla 1 diyordu. E biz yürüyelim bari 1 km 10 dk sürer dedik. Siz bilirsiniz dedi kadın.
Başladık yürümeye. Sahil kenarı boyunca uzanan yolda, sol tarafta kamp alanları, dinlenme yerleri, sağda ise dibi görünen bir deniz vardı. Güzeldi ama yürü yürü bitmiyordu. Kaşta mesafe ve zaman kavramı biraz karışık, o nedenle siz dikkatli olun, her söylenene inanmayın. 15dk kadar yürümüş, tam da söylenmeye başlamış ve yolu yarılamıştık ki arkadan gelen bir arabadan "gelin, gelin" sesi ile aynı kadın ve sağa yanaşan küçük ticari bir araba belirdi önümüzde. Akrabasıymış hanımefendinin, bizi de aldı ve Kaş'a vardık.
Minibüs beklerken yat turuna çıkmak istediğimizden sözedince, benim tanıdığım var demişti bu bayan. Sağolsun bizi bırakmadı, limana gidip yat için rezervasyon ayptırmamıza yardım ettiği yetmezmiş gibi bir de eşinin çalıştığı yere götürüp çay ikramında bulundu.
Güzel bir geceydi, limanın etrafı, Kaş sokakları insanlarla doluydu. Sabah bizi koruyan köpek ve kazlar da hiçbir yere gitmemişlerdi. Biraz gezindikten sonra Kaş içerisinden(Limanın yanı) saat başı kalkan minibüslerden birine bindik ve otele döndük.
Bu arada odanın fotoğrafını çekmiştim, şöyle ki:

Kaş gezisi - Hazırlıklar ve 1. Gün
İzmirden Kaş'a giden firmalara baktık, sadece Pamukkale'yi bulabildik (Oysa geçen yıl Kamil Koç ile gittiğimi hatırlıyordum). Otel rezervasyonu ve otobus biletlerini aldık, dönüş biletlerini ayırttık. Eşyalar hazırlandı, gitmek için engel kalmadı.

Yol sekiz saat sürüyordu. Kaş'a ulaştığımızda sabah saat 5 olacaktı ve otele nasıl gidilir ne yapılır bilmiyorduk. Telefon açıp otele ulaşımın nasıl yapılabileceğini sorduğumuzda yarım saatte bir Kaş'a servisleri olduğunu söylemişlerdi. 5.30 gibi Kaş'taydık. Küçük otogarında açık olan tek yer çay ve tost yapan küçük bir dükkandı. Tuvalet de maalesef kilitliydi. Birer çay içip eşyalarımızı bu küçük dükkana bıraktık, çok güleryüzlü ve ilgiliydiler.
Saat 7 ye kadar kaş içerisinde, boş sokaklarda dolaştık. Akşamları birçok insanın bulunduğu bu sokakları ,böyle sakin ve güzel görmemiştim hiç.
Turumuza limanda devam ettik. Bizi koruma görevi üstlenen bir köpeğimiz oldu. Heralde kenarda durup ot yiyen kazlardan korumak istedi bizi. Biraz dolaştıktan sonra tekrar yukarı çıkarak tamamladık kısa gezimizi.


Biraz daha bekledik ve 7 gibi oteli aradık. Nasıl gideceğimizi sorduk, bize önce aracın arızalı olduğunu, sonra şöför olmadığını aracı ancak 8 de gönderebileceklerini, onun yerine dolmuşlara binebileceğimizi ya da taksiyle gelebileceğimizi söylediler.
Dolmuşlar saat 8 de sefere başlıyordu. Beklemeye devam ettik. Şanssızlık, ilk dolmuş 10 dk erken geçti ve biz öylece kaldık. Diğer dolmuş otelin dediği gibi yarım saat onra değil, 1 saat sonra geçiyormuş. Yürüyerek gidilir mi diye sorduk böyle olunca, gidilir 1 km dediler. Bir başkası 2 km dedi. bu çelişkiler sonucu, neyse biz bekleyelim o zaman dedik. İkinci dolmuşu yakaladık, ve otele gidebildik. İyiki yürümemişiz, 3 km mesafe varmış, çantalarımızla yarım saat yürüyecektik :)


Her tarafı ağaç parçaları ve suntadan yapılmış bir giriş vardı önümüzde, güzel görünüyordu. Tahta bir merdivenden iki kat yukarı çıktık ve resepsiyona ulaştık. Burada bizi karşıladılar ve çantalarımızı alıp odamıza yerleştirdiler, ve bizi kahvaltı bölümüne aldılar. Gerçekten çok güzeldi. Aşağıda lacivert bir deniz, açık büfe bol çeşitli bir kahvaltı. Tek kötü olan aramızdan geçen yoldu. Yine siteden bir aldanmaydı bunun nedeni. Denize sıfır sayılırdı ama ufak bir sorun vardı; aradan Kaş'a batı tarafından giden tek yol olan yarı işlek bir yol geçiyordu.
Kahvaltımızı edip odamıza çıktık. Bizi erken kabul etmeleri iyi bir jestti. Konum olarak iyi bir oda olmasa da şansımızı değiştirmek istemedik ve kaldık. Oda ufak ama tamamen ahşap ve güzel bir görünüme sahipti. Gerçi çadırda da kalmış olmamın verdiği bir iyimserlikten de olabilir bu, çünkü sitelerinde gösterdikleri odalara hiç benzemiyordu bu oda. Standart oda tipi olmasından dolayı gayet küçük olmakla beraber, klima çalışmadığı zaman tuvalet kokusu ağır gelebiliyordu. Birde internet bağlantısında sorun olması kötü oldu. Bu ufak aksaklıkları saymazsak, herşey güzeldi.
Bu iyimserlik, Kaş'ın ve denizinin güzelliğinden kaynaklanıyordu sanırım. Yinede, otel genel anlamıyla güzel, şirin bir otel olsada işletmecilik olarak daha başarılı olabileceğini düşünüyorum halen.
Bu arada, sonradan öğrendik ki Toprak Sergen buranın işletmesini yürütmekte zorlanmış ve devretmiş. Otelin ana sayfasında fotoğrafları duruyor olsa da, internette okuduğumuz yazılar aslında eskiyi anlatır olmuş.